BAGNAZLIK.COMhttp://bagnazlik.combagnazlik.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 bagnazlik.com 1BAGNAZLIK.COMhttp://bagnazlik.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666"Türkiye’nin seçimi" yalnızca Türkiye’nin değil

Türkiye 24 Haziran'da önemli bir seçime hazırlanıyor. Türk halkı kendisini 5 yıl boyunca yönetecek yeni cumhurbaşkanını seçecek ve 600 kişilik yeni parlamentosu için adayları oylayacak.

Parlamento seçimlerinde oy oranları tam olarak kesin olmasa da Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Ak Partisi ile milliyetçi MHP’nin oluşturduğu Cumhur ittifakının mecliste çoğunluğu sağlayacağı tahmin ediliyor. Benzer bir sonuç Cumhurbaşkanı seçimlerinde de bekleniyor. Türk seçim sistemi adayların ilk turda seçilmesi için en az %50 oy almasını şart koşuyor. Sayın Erdoğan ise anketlere göre %50-54 arasında bir oy potansiyeline sahip. Seçim öncesi son dönemde yaşanacaklar seçimin kesin sonucunu belirleyecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK parti son 15 senedir girdiği 12 seçimden zaferle çıktılar. Bu seçimlere 5 genel seçim 3 yerel seçim 3 referandum ve 1 de cumhurbaşkanlığı seçimi dahil. Bu başarının altında Türk halkının Sayın Erdoğan’ın şahsında bir birlik oluşturması yatıyor. Gerçekten de Sayın Erdoğan 1994 yılında İstanbul Belediye Başkanı seçildiği seçimlerde yaklaşık 2 milyon oy almıştı. En son referandum da aldığı oy sayısı 26 milyona ulaştı. Her seçimde yeni seçmenler etrafında kenetlendi ve görünen o ki artık sadık bir seçmen kitlesine sahip. Zaten bu kitlenin büyük bir çoğunluğu Erdoğan’a ve temsil ettiği değerlere olan bağlılığını 15 Temmuz darbe girişimi gecesi sokaklarda darbeye karşı direnerek de göstermişti.  

Bu seçim öncekilerden farklı olarak Erdoğan ve Erdoğan karşıtlarının mücadelesi olarak geçecek. Muhalefet adayları kampanyalarında kendi projelerinden bahsetmek yerine Erdoğan karşıtlığını öne çıkarmaktalar. Örneğin ekonomi alanında Sayın Erdoğan'ın 2023 hedeflerini ve bu hedeflere ulaştıracak projelerini anlatırken diğer adaylar bu projeleri nasıl engelleyeceklerini anlatıyorlar. Bu yönüyle 24 Haziran seçimleri tarihin en ilginç seçimlerinden biri olmaya aday.

24 Haziran seçimleri Türkiye’nin seçimleri gibi gözükse de bölgede ve dünyada önemli bir etkisi olacağı da bir gerçek. Son dönemde kurulan Türkiye-İran-Rusya ittifakında özellikle Putin-Erdoğan-Ruhani şahsi dostluğu rol oynamıştı. Ayrıca Katar Emiri de Erdoğan’la şahsi dostluğu sayesinde bu ittifaktan çok destek görmüştü. Batı'daki ana akım medyaya bakıldığında, seçim öncesi Sayın Erdoğan karşıtı bir tutum sergilenmesinin en önemle sebeplerinden biri de bu gözüküyor. Geçmişten beri bu ittifaka karşı olmuş olan İngiliz derin devleti, bu sefer de tüm propaganda yöntemlerini ve medya desteğini kullanarak Türkiye'deki seçimi etkileyeceğine inanıyor. 24 Haziran sonrasında Erdoğansız bir Türkiye oluşması durumunda Ortadoğu’da bir denge unsuru haline gelen bu ittifakın güçsüzleşeceğini ve kontrolün yeniden kendi elinde olacağını umuyor.

Gerçekten de eğer böyle bir oyun oynanır ve Sayın Erdoğan'ın liderliği tehlikeye düşerse, bölgede geçmişten beri amaçlanan bölme planı uygulamaya geçebilecektir. Her ne kadar Türkiye'de ana muhalefet partisi de Türkiye'nin bölünmesi fikrine daima canla başla karşı gelmişse de, ortam bölme planları yapanlar için buna çok müsait bir görünüm alacaktır. Sayın Erdoğan'ın tehlikeyi fark etmesi ve milli birliğin üzerinde durması ve Rusya-Türkiye-İran ittifakına verdiği önem, yeni liderler tarafından muhtemelen tam anlaşılamayacak veya yeni liderler bunun tersini yapmaya zorlanacak ve Türkiye, kolaylıkla Batıya gebe günlerine geri dönebilecektir. Bu, kısa zaman içinde Türkiye'nin bölünmesini de hızlandırabilecek ve Türkiye'nin bölünmesi, Ortadoğu'nun da parçalara ayrılmasını beraberinde getirecektir. İşte bir kısım derin odaklar için Türkiye'deki seçimler bu nedenle bu kadar önemlidir. Söz konusu odaklar, tüm gücüyle Sayın Erdoğan'a pusu kurmakta, Türk halkı da var gücüyle Sayın Erdoğan'a sahip çıkmaktadır. Dış tehlikenin bu derece büyüdüğü bir zamanda bu sahip çıkma hissiyatının daha fazla güçlenmesi gerekmektedir.

Hatırlanacağı gibi bu tür oyunlar daha önce Rusya'ya yönelik de oynanmış fakat Sayın Putin'in sağlam duruşu nedeniyle bu planlar karşılıksız kalmıştır. Ortadoğu'nun parçalanmasına yönelik kirli projeler, ancak Ortadoğu ve Kafkaslarda ittifaka önem veren sağlam liderler tarafından ortadan kaldırılabilir.

Bu seçimler de Erdoğan ile MHP lideri Bahçeli önemli bir seçim ittifakı gerçekleştirdiler. Her iki lider, Türk halkının büyük bir çoğunluğu gibi, Türkiye’nin saldırı altında olduğunu düşünüyorlar. 17-25 Aralık hukuk darbesini, 15 Temmuz askeri darbe girişimini, Irak ve Suriye’de varlığı devam eden terör odaklarını Türkiye üzerindeki savaş planının bir parçası olarak görüyorlar. Bu nedenle cumhur ittifakı, seçmenleri birbirlerine sıkı sıkıya kenetlenmiş durumda. Son dönemde yaşanan döviz ve faiz artışlarını da bu saldırının ekonomik ayağı olarak görmekteler. Bu tip zamanlarda İngiliz derin devletinin daima ekonomi kartını oynadığını ve Türkiye'yi "yatırım yapılamaz" şekilde lanse eden kredi derecelendirme kuruluşlarının bu amaçla ortaya çıktıklarını gayet iyi biliyorlar. Bu geçmişten beri oynanan aynı oyun. Bunu Türk halkı da çok iyi bildiği için, ekonomideki bu kasıtlı garipleşmenin seçime etki etmesi pek beklenmiyor.

24 Haziran seçimleri ülke içi dinamikleri içinde çok büyük önem sağlıyor. Bu seçimle ilk defa seçme ve seçilme yaşı 18’e indi. Türkiye çok genç bir nüfusu sahip; yaş ortalaması 28. Bu nedenle gençler geleceğe oy vermek istiyorlar. 24 Haziran seçimlerinde oy kullanacak kişi sayısı ise 56 milyon. Türkiye bölgenin en önemli demokrasisi konumunda. Unutulmamalı ki, güçlü Türkiye bölgedeki herkesin lehine. Türk Devleti ve Sayın Erdoğan adaletli ve bencil olmayan politikalar izleyeceğini son dönemde çok güzel gösterdi. Önümüzdeki dönemde de istikrarı devam etmesi bölgede kalıcı barış için en önemli unsur olacaktır.

Adnan Oktar'ın PRAVDA'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/world/asia/turkey/18-06-2018/141120-turkey_elections-0/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/275164/turkiyenin-secimi-yalnizca-turkiyenin-degilhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/275164/turkiyenin-secimi-yalnizca-turkiyenin-degilhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_Turkey_s_choice_is_not_only_Turkey_s_2.jpgTue, 19 Jun 2018 16:00:03 +0300
Evrim teorisi bir kez daha ispatlanamadıAmerikalı evrimsel biyolog Profesör Richard E. Lenski, 25 yıl boyunca, 12 farklı E.coli adlı bakteri popülasyonunda, 60.000 nesile uzanan bir sıra mutasyon deneyi yaptı.

LTEE (long-term evolution experiment), yani uzun vadeli evrim deneyi adıyla anılan bu deneyin amacı sözde evrim sürecini gözlemleyebilmekti.

Fosillerde evrim teorisinin izlerini bulamayan evrimciler, kısa ömürlü ve hızlı çoğalan bakteri nesilleri üzerinde, deneylerinin sonucunu görmek ve sözde evrimle gelişimi ispatlamak istediler.

Yani hızla çoğalan ve 25 yıl boyunca yaklaşık 60 bin nesli gözlemlenebilen bu canlı türünde bir değişiklik gözlemlenebilirse, bunu evrimle gelişmenin delilini sunmuş olacaktı. Ne var ki, her zamanki gibi deney evrimcilerin istediği yönde gerçekleşmedi.

25 yıl boyunca, bakteriler üzerinde sayısız mutasyon denemesi yapıldı. Bu deneylerde bakteriler, sitrat (C6H5O7-3) ve glikoz bulunan bir ortamda bırakıldılar.

Sitrat molekülünün hücreye alınışı ve kullanılması ile ilgili genlerde çeşitli mutasyonlar meydana gelmesi sonucunda, bazı bakteriler ortamdaki sitratı bir karbon kaynağı olarak sindirmeye başladılar. Dolayısıyla, bu besin artışı, söz konusu bakterilerin gelişme hızını artırdı. Ancak, sonraki nesillerde bu gelişme hızı yavaşladı, pek çoğunun nesli ortadan kalkmakta ya da o nesle özgü çeşitli hastalıklar ortaya çıktı.

Söz konusu mutasyonun, iddia edildiği şekilde evrimleştirici bir etkiye sahip faydalı bir mutasyon olmadığı ise çok açıktır. Çünkü, E-coli bakterisi sitratı parçalama genlerine zaten sahiptir. Yani bakteri yeni bir özellik kazanmış değildir. Bu deneyde mutasyona uğrayan nesillerde sadece sitratın hücre içine girişinin arttığı gözlemlenmektedir. Bunun nedenine bakıldığında ise sitrat transporter proteinine ait genlerde bozukluk oluştuğu görülmektedir. Yani bu bir gelişme değil, aslında bir bozulmadır.

Sitratı taşıyan molekül, anaerobik (oksijensiz) koşullarda devreye girerek hücre içine sitrat alımını sağlayan bir işleve sahiptir. Buradaki örnekte ise bakteride bu düzen kontrolden çıkarak sitrat sürekli hücre içine girer hale gelmektedir ve kontrolsüz bir sitrat metabolizması başlamaktadır.

Evrimciler bunu, bakteriye yeni bir özellik kazandıran  faydalı bir mutasyon olarak gösterme çabasındadırlar; oysa bakteri zaten sitratı kullanma genlerine sahiptir ve laboratuvarda oluşturulan mutasyonlarla bu genlerin kontrol mekanizması bozulmaktadır. Yani hücrenin mevcut sistemine zarar gelmektedir.

Bu durumu şuna benzetebiliriz; caddelerde gecenin karanlığına ayarlı özel sensörler hava karardığında harekete geçer ve sokak ışıkları yanar. Sensör sisteminde bir bozukluk olsa ve sensörler aydınlığı da karanlık olarak algılasa, sokak ışıkları 24 saat yanmaya devam edecek, hem yıpranacaklar hem de boşa enerji harcayacaklardır. Bu bir fayda değil zarardır. İşleyen sistemin bozulmasıdır.

Evrimcilerin kendilerince bir delil olarak göstermeye çalıştıkları söz konusu örnekte de yeni bir bilgi yoktur; aksine mevcut sistemin bozulması durumu vardır. Gerçekte burada, evrim değil her zamanki gibi mutasyon sonucu oluşmuş genetik bir hastalık söz konusudur. Hücre yoktan var edildiğinde sahip olduğu müthiş dengeli bir sistemini kaybetmiş; bozulmuştur. Evrimcilerin demagoji yöntemleri, bir kez daha çürütülmüş olmaktadır.

Bu deneyle ilgili daha da önemli bir nokta şudur: Yaklaşık 60 bin nesil boyunca E.coli bakterileri, kontrollü mutasyonlara uğratılmalarına rağmen, bakteriler hala bakteridir. Akıllı müdahaleler ve 60 bin nesli gözlemleme imkanına rağmen, mutasyonların canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir delil görülememiş, E.coli bakterisi tüm müdahalelere rağmen 60 bin nesil boyunca E. Coli bakterisi olarak kalmıştır.

Özetle, 25 yıllık emek yine boşa harcanarak, evrim teorisi bir kez daha İSPATLANAMAMIŞTIR.

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/275162/evrim-teorisi-bir-kez-dahahttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/275162/evrim-teorisi-bir-kez-dahahttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/ecoli_bacteria2.jpgTue, 19 Jun 2018 13:19:42 +0300
Ramazan Barış Ayı; Peki Diğer Aylar?

Ramazan ayında oruç, İslam dininin Medine'de de tanınmaya başladığı bir olgunluk döneminde, 624 yılında farz kılınmıştır. Oruç ibadetinin yanı sıra, bu ayın Müslüman dünyaya önemli bir mesajı ve sağladığı mükemmel bir manevi değeri vardır. Bu manevi değer, ancak ve ancak Kuran'da tarif edilen gerçek İslam dininin, yani özel bir ahlakın yaşanmasıyla ortaya çıkar. Bu özel ahlakı yaşamayı başaranlar, ahlak ile ibadetin ayrı şeyler olmadığını da anlayabilirler. Ramazan ayında kendilerinden istenen fedakarlık, sabır, affetme, barış gibi erdemler bir ibadet olarak kendilerinden isteniyorsa, bunun aynı zamanda kalıcı bir ahlak olarak kendilerinde olması gerektiğinin de farkındadırlar. Ramazan ayı, sadece tek bir ayda barışı ayakta tutmak, tek bir ayda güzel ahlak göstermek, tek bir ayda affedici ve güzel sözlü olmak değildir. Ramazan ayı, insanın nasıl yaşaması gerektiğini kendisine hatırlatan bir hatırlatıcıdır.

Ancak Müslüman dünyası büyük ölçüde Kuran'daki dini, yani yaşamaları gereken gerçek ahlakı unutmuş durumdadır. Yüzyıllar içinde geliştirilen hurafecilik, İslam dinine dahil edilmeye çalışılan bidatlar, din halini alan gelenekler ve "din adamı" kisvesiyle ortaya çıkan bir takım kişilerin fetvaları şaşırtıcı şekilde Müslüman dünyasının bir kısmını Kuran'dan uzaklaştırmıştır. Bu, aslında Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in Kuran'da Allah'a bir şikayetidir:

Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar." (Kuran, 25/30)

İslam dünyasının büyük oranda Kuran'ı terk etmesi sonucunda birçok Müslüman bu ayetlerden habersiz hale gelmiş ve hatta tamamen akıl dışı olan  Kuran'a muhalif uygulamalara inanır hale gelmiştir. Örneğin aşağıdaki ayet gibi Kuran’da Musevilerin övüldüğü birçok ayet vardır.

Gerçek şu ki, iman edenlerle Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan Allah'a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. (Maide 69)

Oysa ki Yüce Rabbimiz Kuran’da müslümanları Kuran’a muhalif uygulamalarda bulunmamaları konusunda uyarmaktadır.

Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?

Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz?

Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var?

Eğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin kitabınızı.

(Saffat 154-157)

Allah Kuran'da Kitap Ehli'ne sevgiyi, saygıyı ve onlarla ittifakı şart koşarken, İslam dünyasında Hristiyan ve Musevi düşmanlığı gibi kavramlar ortaya çıkmıştır. Peygamberimiz (sav) döneminde birlikte yaşayan ve birbirlerine canlarını, mallarını emanet eden bu topluluklar, günümüzde bir arada yaşayamaz hale gelmiştir. Bu gariplik, bugün bazı kesimler tarafından yaşanan dinin, "Kuran'daki İslam" olmayışından kaynaklanmaktadır.

Kuran'a göre bir Müslümanın bir başkasına saldırıda bulunma veya savaş başlatma hakkı yoktur. Kuran'da geçen tüm savaşlar, savunma savaşlarıdır. (2/191, 4/89-91, 9/5, 9/13, 5/33, 8/57, 47/4, 4/89) Bir Müslümana ancak kendisine saldırıldığında kendini savunma hakkı verilmiştir. Ancak günümüzde hurafeci anlayışa sahip bir kısım Müslümanlar, savaş kavramını Kuran'daki gerçek anlamından çıkarıp bir ibadet gibi gösterme peşindedirler. Kuran'ın hiçbir yerinde olmayan ve tümüyle Kuran'ın ruhuna aykırı olan terör, İslam toplulukları ile birlikte anılmaktadır.

Ancak, Kuran'ı terk etmiş toplulukların eylemleri her ne kadar ürkütücü olsa da, bu topluluklara verilecek karşılığın fevri olmaması, akılcı ve imani olması şarttır. Bu konuda yapılacak en büyük hata, bu topluluklara kızgınlık duyarak İslam'ı düşman edinmektir. Oysa gerçek İslam ve Kuran, nefreti kendilerine din edinmiş toplulukların tek ilacıdır. Bu toplulukların sorunu, temsil ettiklerini sandıkları gerçek dini bilmemeleridir. Bu kişiler ancak Kuran'ın içindeki sevgi ve ittifak ile tanıştıklarında öfkeyi terk edebilirler. Bu insanların yanlış inançların prangası altında olduğu unutulmamalıdır.

Kuran'daki gerçek İslam'ı tanıtmak için yıllardır harcadığımız çabalar, özellikle de her Ramazan ayında gerçekleştirdiğimiz geleneksel iftar davetimiz, söz konusu toplulukları şaşırtmakta, aynı zamanda da güzel bir tebliğ olmaktadır. Ramazan'ın bir barış ayı olduğu gerçeği, en belirgin şekilde bu iftar toplantılarında kendini göstermektedir. Her din, her inanç, her görüş birbirini kucaklamaktadır. Olması gereken budur. Eğer Ramazan ayı, "Allah'ın istediği insan olmak" için çabalamak ise, bunun sevgiyle, saygıyla, hürmetle, dostlukla, dayanışmayla, samimiyetle uygulanabilirliği tüm dünyaya gösterilmektedir.

Adnan Oktar'ın Israel Hayom'da (İsrail) yayınlanan makalesi:

http://www.israelhayom.com/opinions/when-muslims-warp-islam/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274929/ramazan-baris-ayi;-peki-digerhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274929/ramazan-baris-ayi;-peki-digerhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/israel_hayom_adnan_oktar_when_Muslims_warp_Islam_2.jpgThu, 14 Jun 2018 13:04:33 +0300
Şükür ve Dua ile bir Ramazan daha

Müslümanlar için bir rahmet, nimet, güzellik olan Ramazan ayında günboyu karşılaştığımız ve orucumuzu açmak üzere oturduğumuz iftar sonrasında Allah’ın bize sunduğu yiyecekler, nimetler için tek tek ve coşku ile şükrederiz. Bu rızıklar için olan şükrümüz aslında hayatımızın her anına hakim olmalıdır. Oturduğumuz iftar sofrasının ötesinde; iftar sofrasında bir araya geldiğimiz aile efradının ve dostlarımızın, soluduğumuz havanın, çevremizdeki her şeyin Allah’ın bize ikramı olarak var olduğunu yalnız Ramazanda değil, her an hatırımızda tutmalıyız.

Pek çoğumuzun hafızasında misafirliğe gittiği evde kendisine şeker ikram edildiğinde annesinin “teşekkür ettin mi?” dediği bir çocukluk anısı vardır. Bize bir iyilik yapana teşekkür etmek en temel nezaket kurallarındandır. Bu temel kural bize bir yardımda bulunanlara, bir güzellikte bulunanlara saygı duymayı, onların bizim için kıymetli olduğunu öğretir.

Teşekkür etmek insanların giderek bencilleştiği, hatta kabalaştığı bu dönemde kıymeti giderek artan bir haslet. Teşekkür etmek sadece güzellik yapılan için değil, güzelliği yapan için de son derece önemlidir. Teşekkür, kendisinin kıymetinin bilindiğinin önemli bir işaretidi.

Üşüdüğümüzde bizi ısıtan, acıktığımızda doyuran ya da hasta olduğumuzda bizi iyileştiren kişi o an bizim için dünyanın en kıymetli insanı oluverir. Aradan yıllar geçse bile bizlere bu iyilikleri yapanları unutmaz, onları minnetle anarız.

Birini düşünün size giyinmeniz için elbiseler, kolay seyahat etmeniz için vasıtalar vermiş olsun. Dahası hastalığınızı giderecek ilaçlar, doktorlar temin etmiş olsun. Her gördüğünüzde içinizin açıldığı, içinde türlü türlü renkte çiçeklerin, kuşların olduğu dünyanın en güzel bahçesini sizin kullanmanıza sunsun. Üstelik burada her gün en güzel meyveleri, en lezzetli yemekleri de size sunsun.  Ve tüm bunlar öyle birkaç günlüğüne değil, tüm ömrünüz boyunca sizin olsun.

Tüm bunları size sunana nasıl teşekkür ederdiniz? Bütün bunları ve daha da fazlasını her an bize sunan, yeryüzünü ve üzerindeki tüm canlıları var eden yüce Allah’tır. Allah bizler için sayısız nimetler yarattığını bizlere şöyle hatırlatmaktadır:

“Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nahl Suresi, 18)

Yediğimiz türlü türlü besinler, onların yetiştiği topraklar, dünyamızı ısıtan Güneş, etinden ve sütünden yararlandığımız hayvanlar, bereket getiren yağmurlar, ovaları kaplayan ekinlerin tamamı bizlere Allah’ın sunduğu nimetlerdendir. Bunların hiçbiri Darwinistlerin iddia ettiği gibi tesadüfi gelişen olayların birer sonucu değildir. Hepsi, Kendisine olan sevgimizi göstermemiz için Allah’ın bize verdiği birer lütfudur. Tüm bu nimetler O’na sürekli bir minnet ruhu içinde olmamız için birer vesiledir.

Bizlere sunulan bunca çok nimete karşın Allah’ın bizden istediği tek şey verdiği nimetlerin şuurunda olarak Kendisi’ne sevgimizi en içten şekilde yöneltmemiz yani şükretmemizdir. 

Denizi de sizin emrinize veren O'dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir. (Nahl Suresi, 14)

Şükretmek Allah’ın bize sunduğu büyük nimetlerden birisidir. Çünkü bizler Allah’a şükrettikçe Allah’ın üzerimizdeki nimetleri arttırılmaktadır. Bu gerçeği Allah bizle şöyle haber vermektedir: 

Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

Kendisine verilen nimetler için Allah’a şükretmekten uzak kalmalarında, insanların şeytanın türlü oyunlarına kanmasının etkisi büyüktür. İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayı da gün boyu Allah rızası için oruç ibadetini yerine getirirken, her an oruç ibadetimizi aklımızda tutarken, sevdiklerimiz ve ihtiyacı olan Müslümanlar için iftar sofraları kurarken ve teravih namazlarında Müslümanlarla bir araya gelirken şeytanın etkisinden gittikçe uzaklaşırız. Ramazan ayı Müslümanların birbirine yakınlaştığı, sevgi ve dayanışma bağlarının güçlendiği, vicdanlarını daha çok kullandıkları kutlu bir dönemdir.

http://www.bernama.com/en/news.php?id=1471524

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274927/sukur-ve-dua-ile-birhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274927/sukur-ve-dua-ile-birhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_another_ramadan_amidst_gratitude_and_prayers_2.jpgThu, 14 Jun 2018 12:27:15 +0300
Bu Ramazan’da duamız tüm Müslümanların Huzur ve Kurtuluşu

Allah'a yakınlığımızın artmasına ve O'na olan aşkımızı kararlılıkla göstermemize imkan sağlayan bir Ramazan ayını daha büyük bir coşkuyla yaşarken, dünyanın dört bir tarafında zulüm gören din kardeşlerimiz elbette ki aklımızda ve dualarımızda.

Acımasız kuşatma ve bombardımanlar altında fitne ve belalarla sarsılan mazlum Ortadoğu halklarının, Suriye'de, Filistin'de, Irak'ta, Afganistan'da, Rohingya'da, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Patani'de, Moro'da, Kırım'da ve dünyanın daha pek çok yerinde zulüm altında yaşayan, soykırımlara, katliamlara, işkencelere maruz kalan ve yok edilmeye çalışılan kardeşlerimizin kurtuluşu için Müslümanların birlik ve beraberliğinin tesis edilmesi çok önemli. Bombalarla, makinalı tüfeklerle yok edilen masum insanların, yan yana sıralanmış çocuk cesetlerinin görüntülerini unutmamız mümkün değil. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayında da iftarlarımızda zayıf bırakılmış kardeşlerimizi düşünüyor onlar için dua ediyoruz, kurtuluşları için şart olan İttihad-ı İslam'ın çabuklaşması için elimizden gelenin en fazlasını yapmaya bir kez daha niyet ediyoruz.

Birlik, beraberlik, dayanışma, dostluk, fedakarlık, yardımlaşma ve benzeri davranışlar Kuran ahlakının temelini oluşturur. Müminler arasında birleştirici rol üstlenmek ve birbirlerine karşı veli ahlaklı olmalarını teşvik etmek Allah'ın tavsiye ettiği bir ahlak olup imanın temel bir şartıdır. Müminler arasında kırgınlık, küskünlük, çekişme gibi kötü ahlak özelliklerinin yaşanmasına hiçbir şekilde olanak sağlamamalı, daima Kuran ahlakıyla karşılık verilmelidir. Bu tür durumları gidermek için çaba göstermek, birleştirici ve uzlaştırıcı bir tutum izlemek Allah’ın emrettiği bir ibadettir. Allah bu emrini bir ayette şöyle bildirmektedir:

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)

Bu ayetin gereği olarak güzel ahlaklı, vicdanlı, dürüst ve samimi müminler Kuran ahlakını yaşama konusunda birbirlerini her zaman hayra, güzelliğe, dostluğa ve kardeşliğe çağırmalı, onları birliğe, dayanışmaya teşvik etmelidirler. Öte yandan Allah, emrine uyarak Müslümanlar arasında birlik ve beraberlik oluşturmak için çaba gösteren insanları esirgeyeceğini bildirmiş, onları dünyada ve ahirette güzellikle müjdelemiştir. Bir başka ayette Allah birbirleriyle çekiştikleri takdirde Müslümanların güçlerinin gideceğini ve yılgınlaşıp zayıf düşeceklerini hatırlatmıştır:

Allah'a ve Resulü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

İslam ahlakını yaşayan insanlar birlik olduklarında toplumda sevgi, barış ve hoşgörü dolu, huzurlu bir ortam meydana gelir. Bu özelliklere sahip olan toplumlar ise her zaman için güçlüdür. Toplumun maddi manevi gelişip güçlenmesine vesile olmak, hiç kuşkusuz Allah’ın razı olacağı güzel bir davranıştır.

Müminler her şartta insanları kötülüklerden sakındırmak, onlara iyiliği emretmek, güzel davranışlara onları teşvik etmekle ve bu hususlarda çaba göstermekle yükümlüdürler. Aralarında herhangi bir sorun olan kardeşleriyle bu sorunu dostluk içerisinde gidermeleri gerektiği gibi, iki Müslüman topluluk arasında herhangi bir sorun meydana gelmesi durumunda da birleştirici olmakla, onlara birliği, beraberliği, sevgiyi, barışı, kardeşliği tavsiye etmekle sorumludurlar. Bu uzlaştırıcı tavır velayetin önemli bir şartıdır. Allah iman edenlere şöyle emretmiştir:

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)

Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde ise bu konuya şöyle değinilmiştir:

“Kim din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslüman’ın (kusurunu) örterse, Allah da kıyamet günü onu örter.”[1]

“Kim sıkıntıda olan bir kardeşinin sıkıntısını giderirse, Allah da ona dünya ve ahiret kolaylığı verir.”[2]

“Kim bir Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahiret ayıbını örter. İnsan, bir Müslüman kardeşinin yardımında bulundukça Allah da onun yardımında bulunur.”[3]

“Allah evlerinden bir evde toplanıp Allah'ın kitabını okuyarak kendi aralarında ders yapanların üzerinde gönül rahatlığı iner. Rahmet onları örter ve melekler her taraftan onları kuşatır. Allah onları kendi katında bulunanlarla birlikte anar.”[4]

“Merhamet edenlere rahman olan Allah da merhamet eder. Dünyadakilere yardım edin ki, gökte olanlar da size yardım etsin.”[5]

İnşaAllah Yüce Rabbimiz dualarımızı kabul etsin, Allah aşkıyla orucumuzu tutup, Allah aşkıyla iftarımızı açarken bir an bile unutmadığımız tüm mazlum kardeşlerimize bu Ramazan ayında huzur ve kurtuluş nasip etsin.

 

[1] M6578, Müslim, Birr; T1426, Tirmizi, Hudud 3.

[2] Müslim, Zikr 38; İbni Mace, Mukaddime 17. 

[3] Müslim, Zikr 38; İbni Mace, Mukaddime 17. 

[4] Müslim, Zikr 38; Ebu Davud, Vitr 14; Tirmizi, Kıraat 12; İbni Mace, Mukaddime 17.

[5] Ebu Davud, Edeb 58; Tirmizi, Birr 16.

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/en/news.php?id=1468608

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274437/bu-ramazanda-duamiz-tum-muslumanlarinhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274437/bu-ramazanda-duamiz-tum-muslumanlarinhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_prayers_for_salvation_of_Muslims2.jpgSat, 02 Jun 2018 02:22:27 +0300
Kadim şehir İstanbul'da tarihi buluşmaDoğu ile Batı'nın köprüsü İstanbul, Boğaz'ın en güzel yerinde bir zamanlar Osmanlı padişahlarına ev sahipliği yapan Çırağan Sarayı'nda bu kez üç kutsal dinin önde gelen temsilcilerini ağırladı. İlkbahar havasının Ramazan ayının hoş ruhaniyetiyle birleştiği o güzel akşamda deniz kenarındaki tarihi sarayda barışa gönül verenlerle gelecek nesillerin savaşsız, çatışmasız, huzur dolu bir dünyada yaşaması için iftar yemeğinde toplandık.

İki büyük Dünya savaşı ve ardından Ortadoğu'da yaşanan çatışmalar gösteriyor ki bölgedeki anlaşmazlıklara çözüm siyasetle olmuyor. Karşılıklı suçlamalar, nefret söylemleri, ön yargılı yaklaşımlar... bunların tümü siyasilerin büyük çoğunluğunun uyguladıkları ama bu güne kadar kimsenin faydasını görmediği, çatışmalara çözüm getirmek bir yana mevcut durumu daha da içinden çıkılmaz hale getiren yaklaşımlar. Karşılıklı suçlama, karşılıklı şiddeti getiriyor, karşılıklı öfke karşılıklı öfkeyi meydana getiriyor. Nefret politikacıları dünyayı felakete, ölüme götürüyor. Katı ve önyargılı politikalar devam ettiği taktirde bir Müslümana, bir Musevi'yi sevdirmek, bir Musevi'ye de bir Müslümanı sevdirmek mümkün olmaz. Birarada sevgi, dostluk ve huzur içinde yaşamak için sevgisiz reel politikaların bir yana bırakılıp kutsal dinlerin ana hedefi olan kardeşliğin esas alınması gerekir. Dileğim siyasilerin de bu konuda aktif rol alması ancak buna öncülük yapacak olanlar kanaatimce din adamları olacaktır. Çünkü din adamları şiddetin çözümünün şiddette olmadığını imanlarının gereği olarak bilirler. Dindar bir Musevi, dindar bir Müslüman, dindar bir Hristiyan çatışmaların çözümünü menfaati gözeten siyasi politikalarda değil sevgiyi hedefleyen kutsal kitabında arar. Bir Musevi Yeşaya 2:4.[1] bölümü okur ve der ki; "Allah'ın emri olarak sorunlarımızı savaşarak değil akılla, ilimle, sevgiyle halledeceğiz. Mezmurlar 133:1´i açar, okur; “ne iyi ne güzeldir birlik içinde kardeşce yaşamak.” der ve hayatını buna göre yönlendirir. Tevrat'ın öğretilerine sıkı sıkıya bağlı dindar bir Musevinin bu öğütlerin aksine hareket etmesi mümkün değildir. Aynı şekilde dindar Müslümanlar da çözümü, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in vefatından sonra İslam'a eklenmiş radikalliği teşvik eden mevzu hadislerde değil sevgiyi, barışı, kardeşliği öğütleyen Kuran ayetlerinde arar. Örneğin Kuran'ın 2. suresinin 148. ayetini[2] okur ve der ki: "Allah her topluluğu farklı yaratmıştır, bizim hedefimiz Allah'ın emrettiği gibi iyilikte, güzel işlerde yarışmak olmalıdır. Bir Hristiyan ise Matta, Bap 5, 7-9'a bakar, Allah'ın merhameti sevdiğini bilir, ve ona göre hareket eder.    

Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar. Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Allah'ı görecekler. Ne mutlu barışı sağlayanlara... (Matta, Bap 5, 7-9)

Ortadoğu politikalarını yönlendiren siyasiler, 100 yıldan bu yana bölgeye barış getirmedi. Muhafazakar, liberal, sol görüş, bunların tamamı denendi, hiçbir netice alınamadı. Çünkü herkesin birbirinden korktuğu, birbirini saldırganlıkla, terörist olmakla itham ettiği bir dünyada yaşanamaz. Hatalı politikalar, karşılıklı suçlamalar dünyayı her geçen gün intihara biraz daha yaklaştırıyor. Bu çok tehlikeli bir durum ve tüm bunların tek sebebi, barışın temel nedeni olan sevgi eksikliği. Dillerde her ne kadar barış sözleri olsa da önemli olan kalplerdir. Kalp, sevginin ihtiyacını hissetmeli, onu aramalı ki inandığını yaşayabilsin. Karşılıklı sevgi, muhabbet, karşılıklı güven ile ancak sorunlara çözüm bulunabilir. Bu yüzden sevgiye inanan dindar insanlar bunu başaracak, 100 yıldır devam eden çatışma sona erecek ve Hz. İbrahim'in evlatları olan Museviler ve Müslümanlar kutsal topraklarda barış içinde yaşayacaklar. Bu son derece kolay. Sadece bütün dindarlar bir araya gelecekler ve asla sevgiden, birliktelikten taviz vermeden birbirlerine kilitlenecekler. Kimsenin birbirini suçlamasına izin verilmeyecek, herkes birbirine sevgi gösterecek, BM öncülüğünde devlet başkanları da biraraya gelecek ve güzel neticeyi alacağız Allah'ın izniyle. 

Mezmurlar 133:1´de ne güzel söylüyor Cenabı Allah; “ne iyi ne güzeldir birlik içinde kardeşce yaşamak.” Biz o gün İstanbul'da Musevi, Hristiyan, Müslüman tüm kardeşlerimizle birlikte orucumuzu açarken Allah'ın İncil'de anlattığı bu gerçeği yaşadık ve bu birlikteliğin dünya çapında yaşanması için hep birlikte şu duayı ettik:

"Biz Allah’ı çok seviyoruz, Allah da bizleri çok sevsin.

Allah dünyadan kötülüğü kaldırsın, bütün Müslüman, Musevi ve Hristiyan kardeşlerimiz ve sevgiyi ve barışı isteyen, aydın, modern, kültürlü iyi niyet sahibi herkese ferahlık versin.

Ya Rabbi, Bütün dünyaya barış nasip et, bize en derin sevgiyi nasip et."

Rabbimiz dualarımızı kabul etsin ve sevgiyi dünyaya hakim kılsın.

[1] Yesaya 2:4,  Mika 4:3 “ulus ulusa kılıç kaldırmayacak, savaş eğitmi yapmayacaklar artık”

[2] Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274431/kadim-sehir-istanbulda-tarihi-bulusmahttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274431/kadim-sehir-istanbulda-tarihi-bulusmaFri, 01 Jun 2018 23:18:45 +0300
Zavallı kadınlar ve çocukların kurtuluşu için İslam alemi birleşmeli

Günümüzde zavallı Müslüman kadınlar, küçücük bebekler, çocuklar, yaşlılar yalnızca Müslümanlar kendi aralarında ittifak edip birleşemedikleri için hayatlarını kaybediyor. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayında İslam’ın barış ve kardeşlik dini olduğu göz önünde bulundurularak tüm ayrılıklar ve düşmanlıkların bir kenara bırakılmasını, farklılıklar nedeniyle oluşan sevgisizlik, dargınlık, kavga ve çatışmaların tamamen son bulmasını, tüm İslam aleminde Asr-ı Saadet gibi aydınlık ve müreffeh bir dönemin baş göstermesini istiyoruz ve bekliyoruz. Yeryüzüne barış ve adalet getirecek, gerek Müslümanlara gerekse gayri-Müslimlere güzellik sunacak büyük İslam medeniyetinin yeniden yeşermesi ve dünyaya ışık tutması hepimizin duasıdır.

Allah Kuran'da bütün Müslümanlara birlik olmalarını, inkara karşı imanda birleşip saf bağlamalarını, birbirlerini kardeşleri gibi görüp sevmelerini, birbirlerine karşı merhametli, affedici ve koruyucu olmalarını, dağılıp ayrılmaktan şiddetle kaçınmalarını emretmiştir.

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Şüphesiz Allah Kendi yolunda sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak cehd edenleri (mücadele edenleri) sever. (Saff Suresi, 4)

Bu ayetlerden ve Kuran'ın genelinden açıkça anlaşıldığı gibi; Müslümanların birlik olmaları, kardeşce bir sevgi ve şefkatle birbirlerine bağlı olmaları, birbirlerinin velileri ve dostları olmaları, birbirlerini her şartta koruyup kollamaları, tıpkı kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayıp inkara karşı ilmen mücadele etmeleri, birbirleriyle istişare halinde olmaları ve aralarında çekişip tartışmamaları Kuran’a göre kesin bir farzdır.

Bunların aksi bir tutum sergilemek, yani birleştirici değil ayırıcı olmak, diğer Müslümanlara sevgiyle ve şefkatle yaklaşmamak, onlara karşı affedici, koruyucu ve kollayıcı olmamak, inkara karşı verilen ilmi mücadelede onlarla kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlamamak açıkça haramdır.

Müslümanların Allah’ın emrini yerine getirerek birlik olma farzını uygulamaları, İslam alemini güçlü ve istikrarlı kılacak olan tek yoldur. İslam’ın emrettiği sevgi ve barış mesajlarıyla tüm dünyaya ışık tutmak için Müslümanların birlik halinde hareket etmeleri zorunludur. Bu farzın yerine getirilmemesi İslam aleminin içinde ayrılık ve dağınıklıklara neden olmakta, bu da mazlum Müslüman halkları savunmasız bırakmaktadır. Suriye’de, Filistin'de, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Afganistan’da, Bangladeş’te, Patani’de, Moro'da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu mazlum insanların sorumluluğu herkesten önce İslam dünyasının üzerindedir. Müslümanlar Peygamberimiz (sav)'in "Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz" sözünü hatırlarından çıkarmamalı, birlik olup zulüm altındaki kardeşlerine kurtuluş sağlamalarıdırlar.

Dünya Müslümanlarının kendi aralarında birlik sağlayamamış olmaları, günümüzde İslam dünyasında yaşanan tüm sorunların temelinde yer alan en önemli eksikliktir. Güçlü bir birliğin sağlanması durumunda bugün yaşanan sorunların benzerleriyle ya hiç karşılaşılmayacağı ya da sorunların kısa süre içinde çözüme kavuşturulacağı açıktır.

Gerçek şu ki görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları her toplum içinde karşılaşılabilen bir durumdur. İslam dünyasında da farklı kültürler, farklı gelenek ve anlayışlar olması olağandır. Önemli olan, tüm farklılıklara rağmen inanç birliği içerisinde çoğulcu dayanışma oluşturulmasıdır. Çünkü İslam ahlakı Müslümanların her şart ve koşulda kardeş olduklarını öngörmektedir. Kuran’a göre ırkı, dili, vatanı, mezhebi, görüşü, düşüncesi ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştir. Dolayısıyla İslam dünyası içindeki farklılıklar birer kültür ve medeniyet zenginliği olarak değerlendirilmeli, Müslümanların birbirleriyle çekişmelerine ve dağılıp ayrılmalarına yol açan bir meseleye dönüştürülmemelidir.

İslam’da bölünme değil, birlik olma ahlakı vardır. Müslüman bir topluluğun kendini bir başka Müslüman topluluktan üstün görmesi, tüm Müslümanların ortak menfaati yerine yalnızca kendi toplumsal çıkarlarını gözetmesi gibi bir anlayışa İslam ahlakında yer yoktur. Bu nedenle Müslüman topluluklar İslam’ın ortak menfaati için aralarındaki tüm ayrılık ve farklılıkları bir kenara bırakmalı, tüm Müslümanların Allah tarafından “kardeş” kılındığı gerçeğini hatırlamalı ve buna göre hareket etmelidirler.

Müslümanlar Allah’ın dostları, Allah’ın yardımcıları, yeryüzüne barış ve adalet dağıtmakla yükümlü Allah taraftarlarıdır. Bu gözle birbirlerine bakıp birbirlerini sevmeleri, birbirlerini kucaklayıp ittifak kurmaları Müslümanlar üzerine farz kılınmış bir sorumluluktur. Mezhep veya cemaat ayrımı gözetmeksizin bu birliği sağladıklarında, Kuran’ın “Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın…” (Al-i İmran Suresi, 103) emrini yerine getirmiş olacaklardır. Birbirlerine sımsıkı sarılıp kenetlenmeleri İslam dünyası üzerindeki fitneyi de süratle dağıtacaktır.

Müslümanların gücü, kuvveti ve menfaatinin din temelli sevgi birliğinde olduğu açıktır. Peygamberimiz (sav) Müslümanların birlik olmalarının önemini bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir:

“... Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyiniz. Birbirinize buğuz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinize yüz çevirip küsmeyiniz ve ey Allah'ın kulları, kardeşler olunuz.”[1]

Şüphe yok ki İslam dünyası ancak tek vücut halinde birlik olup hareket ettiği takdirde güçlü olabilecektir. İslam alemi büyük acılar içindeyken ve zulüm altındaki milyonlarca Müslüman perişan bir halde kurtuluşu beklerken öncelikli olan bu fitnenin bir an önce ortadan kaldırılmasıdır.

 

[1] İbni Mace, Cilt 10, s. 32.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/06/09/let-muslims-make-a-pledge-to-unite-this-ramadan/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274384/zavalli-kadinlar-ve-cocuklarin-kurtulusuhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274384/zavalli-kadinlar-ve-cocuklarin-kurtulusuhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_let_Muslims_make_a_pledge_to_unite_this_Ramadan2.jpgFri, 01 Jun 2018 15:24:07 +0300
Onbir ayın sultanı, hoşgeldin...

11 aydır hasretle beklenen bütün ayların sultanı ve efendisini Müslüman alemi 2016’da da sevinçle karşıladı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Ramazan ayı kendine has hoşluğu ve güzelliğiyle geldi.

Günler öncesinden başlayan Ramazan hazırlıkları, Müslümanların oruç ibadetlerini yerine getirmek için duydukları mutluluğun güzel bir işareti. 30 gün boyunca sabahtan akşama kadar süren bir vakit aralığında tüm dünya Müslümanları Allah rızası için yemeden ve içmeden oruç tutacaklar. Müslümanlar için Ramazan ayının bir önemli ayrıcalığı ise, Kuran’ın Peygamberimiz’e indirilmeye başlandığı Kadir gecesinin bu aya denk gelmesi. Kuran’da bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilen Kadir gecesi de Müslümanlar için apayrı bir heyecan vesilesi.

Allah Kuran’da Bakara Suresi’nin 183. ayetinde “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.” diye bildirir. Allah’ın Kuran’da emrettiği ibadetleri yerine getirmek Müslüman için çok önemli bir hazdır. Nasıl ki Müslümanlar günde 5 vakit alınlarını secdeye koyarken Allah’a olan sevgilerini ifade ederler, Ramazan ayında da Allah’a duydukları şükranı 30 gün boyunca oruç tutarak gösterirler. Bu şükran duygusu bütün Müslüman alemini adeta bir kalkan gibi sarar.

Senenin sadece tek bir ayı farz olan bu ibadet, bütün Müslümanların maneviyatını da güçlendiren bir etkiye sahiptir. Müslümanlar bir ay süresince sevdikleriyle beraber sahur yapıp oruca başlayacak ve akşam havanın kararmasıyla hep birlikte oruçlarını açıp iftarlarını yapacaklar. İftardan sonra camide biraraya gelip teravih namazlarını eda edecekler. İhtiyaç içindeki kardeşlerini hatırlayıp, onlara yardım ellerini uzatacaklar. İradelerine Allah rızası için hakim olup bütün günlerini Allah için ibadetle geçirecek olan müminler, aynı zamanda bu manevi ruhun getirdiği güçle çok daha güzel ahlaklı olacaklar. Yalan söylememeye, başkalarını üzmemeye, gıybet yapmamaya, sabırlı olmaya, kötü söz söylememeye her zamankinden daha çok gayret gösterecekler.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde “Oruç insanı cehennemden koruyan bir kalkandır. Tıpkı sizi savaşta ölümden koruyan kalkan gibi1 diye bildirmiştir. Başka bir hadisinde Peygamberimiz (sav) “oruç fenalığa karşı bir siperdir2 diye buyurmaktadır.

Ramazan ayında televizyon ve gazetelerde diğer aylara nazaran daha sıklıkla imani konuların yer alması toplumda  manevi ruhun daha da yayılmasına vesile oluyor. İnsanların büyük bir kısmı belki de günlük hayatın yoğun akışında çok da teksif olamadıkları konuları daha çok düşünmeye başlıyorlar. Müslümanlar iftar sofralarında “Allah’ın zorluk ve sıkıntı içinde olan müminlere yardım etmesi, Allah’ın hiçkimseyi aç ve açıkta bırakmaması, Allah’ın rahmetini ve yardımını üzerimizden esirgememesi, Allah’ın zulmedenlere karşı Müslümanlara zafer nasip etmesi ve Müslüman alemini birlik-beraberlik içinde kılması için” her akşam topluca dua ediyorlar. Bu da içinde yaşadığımız bu dönemde herşeyden çok birliğe, beraberliğe, kardeşliğin pekişmesine ihtiyacı olan Müslüman ümmetinin şuurunu arttırıp tek vücut olmalarına vesile oluyor.

Peygamber Efendimiz der ki: "Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yekdiğerini korumakta tek bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsız olursa öteki organları da bu yüzden rahatsız olur ve uykusuz kalır.”3 Hamiyet hissiyle tek vücut olduklarını hisseden Müslümanlar hadiste bildirildiği gibi diğer mümin kardeşlerinin güvenliğini, huzurunu, rahatını kendi canlarından daha önemli görecek ve bunu sağlamak için var gücüyle gayret edeceklerdir.

İşte bütün bu güzelliklere vesile olan Ramazan ayı bu yıl da şeref misafirimiz olarak evlerimize hoşgeldi. Allah Müslüman aleminin birlik, beraberlik, huzur, refah, bolluk içinde daha nice Ramazan-ı şeriflere erişmesini nasip etsin. Allah tüm Müslümanların oruçlarını kabul etsin...

1 Nesâi, Savm: 167
2 Tirmizî, İman: 8
3 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/en/news.php?id=1465059

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274381/onbir-ayin-sultani-hosgeldinhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274381/onbir-ayin-sultani-hosgeldinhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_the_sultan_of_11_months_welcome2.jpgFri, 01 Jun 2018 14:57:28 +0300
A9 TV İftar Yemeği, İftar Duası - Çırağan Sarayı - 24.05.2018Bismillahirrahmanirrahim,

 

Biz Allah’ı çok seviyoruz, Allah da bizleri çok sevsin.

Allah dünyadan kötülüğü kaldırsın, bütün Müslüman, Musevi ve Hristiyan kardeşlerimiz ve sevgiyi ve barışı isteyen, aydın, modern, kültürlü iyi niyet sahibi herkese ferahlık versin.

İyilikten yana olan tüm insanları Allah kötülerden ve zalimlerden korusun.

Kalplerimize güven duygusu versin ve bizleri her yönden zenginleştirsin.

Ya Rabbi bize sevgi öğretmeni Hz. Mehdi (a.s)'ı gönder. Ya Rabbi bütün insanlar kardeş olsun, herkes birbirini sevsin.

Ya Rabbi bize diğer dinlerden ve mezheplerden kullarınla, Şii, Alevi, Sünni kardeşçe yaşamayı nasip et.

Deccal fitnesinden bizi kurtar Ya Rabbi.

Bütün dünyaya barış nasip et, bize en derin sevgiyi nasip et.

 

ASR  SURESİ

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım

Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

103/1- Asra andolsun;

103/2- Gerçekten insan, ziyandadır.

103/3- Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.

 

İHLAS SURESİ

Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

112/1- De ki: O Allah, birdir.

112/2- Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır).

112/3- O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.

112/4- Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir.

 

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274179/a9-tv-iftar-yemegi-iftarhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274179/a9-tv-iftar-yemegi-iftarhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/12241521_899289713451857_9040865550342233754_n.jpgSat, 26 May 2018 22:55:44 +0300
Çocukların Bitmeyen Çilesi

Dünyanın her yerinde, yetişkinler sorumsuzca bir seçim yaptığında, en ağır bedeli çocuklar ödüyor. Ancak yardım etme isteği olduğu sürece, yapılabileceklerin sınırı yoktur.

Kuşkusuz, dünyada herkesin yiyecek, barınma ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar kaynak mevcut. Ne var ki, dünya kaynaklarının dağıtımında acımasız bir eşitsizlik söz konusu ve bu en çok çocukları etkiliyor. Nereye bakarsak bakalım, yetişkinlerin sorumsuzlukları nedeniyle çocukların ağır bir bedel ödediğini görürüz. Bu bazen savaşlar, bazen yoksulluk, bazen de insan hakları ihlalleri nedeniyle oluyor.

Örneğin, doğdukları gün hayatını kaybeden bir milyon bebek dahil her yıl 5,6 milyona yakın çocuk, tamamen önlenebilir ya da tedavi edilebilir hastalıklardan dolayı ölüyor. Doğrusu, günümüzün gelişen tıbbı ve teknolojisiyle bu bir sorun olmamalı.

Aynı şekilde, yoksulluk en sert çocukları vuruyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Yardım Fonu'na (UNICEF) göre, dünya çocuklarının yaklaşık 387 milyona tekabül eden yüzde 19,5'i aşırı yoksulluk içinde yaşarken, yetişkinlerin yüzde 9,2'si aynı koşullarda yaşıyor.

İlginçtir ki, tüm yüksek gelirli Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri içinde, çocukların yoksulluk oranları yetişkinlere göre daha yüksek. Daha da endişe verici olan gerçek şu ki, en küçük çocuklar en kötü şartlarla karşı karşıya. Gelişmekte olan dünyada beş yaşından küçük çocukların yüzde 20'ye yakını aşırı yoksulluk içindeyken, 15 ila 17 yaşındaki çocuklar için bu oran yüzde 15.

Hastalık ve yoksulluk, çocukların süregelen ıstırabının ardındaki tek neden değil. Dünyanın pek çok bölgesinde şu anda sürekli çatışmalar, iç savaşlar, geniş çaplı savaşlar yaşanıyor ve en büyük bedeli yine çocuklar ödüyor.

Çocuklar, bombalar, kimyasal saldırılar ve öfkeli, silahlı, evleri ateşe veren çeteler tarafından hedef alınıyor, sakat bırakılıyor ve öldürülüyorlar. Ölümden kaçmayı başaranların çoğu korkunç şekilde yaralanıyor, uzuvlarını yitiriyor ya da hayatlarının geri kalanında onları bırakmayan psikolojik problemlerle karşı karşıya kalıyorlar.

Ayrıca, yaralanmaları veya hastalanmaları durumunda, çoğu insan gibi hastaneye bile gidemiyor ve uygun tıbbi tedaviyi alamıyorlar. Çünkü genellikle yaşadıkları yerde tam donanımlı bir hastane, doktor, antibiyotik ve hatta ağrı kesici bile bulunmuyor.

Örneğin, Suriye'de yıllardır süren savaştan sonra çocuklar bombalarla, yiyeceksiz ve barınaksız yaşamaya alışmak zorunda kaldılar. Aileleri haklı olarak dünyanın diğer yerlerine sığınmak istediklerinde, çoğu için başka bir zorlu dönem başlıyor.

Pek çoğu, özellikle çocuklar yolda hayatlarını kaybediyor. Gidecekleri yere ulaştıklarında ise çoğu zaman geri çevriliyorlar. Eğer bir şekilde Avrupa'da kalmayı başarabilirlerse, insan tacirleri tarafından kaçırılma tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlar.

Nitekim, Avrupa Birliği'nin polis teşkilatı Europol'a göre, Avrupa'ya geldikten sonra en az 10,000 mülteci çocuk kayboldu. Europol, bu çocukların insan tacirleri ve organ mafyası dahil bir takım suç örgütlerinin elinde olabileceğine inanıyor.

Dünyanın diğer bölgelerinde durum değişmiyor. 2013'ten bu yana Boko Haram, Nijerya'da 1.000'den fazla çocuğu kaçırdı. Orta Afrika Cumhuriyeti ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki kargaşa, yarısı çocuklardan oluşan sekiz milyondan fazla insanın yer değiştirmesine neden oldu.

Sahel'de 5,4 milyon çocuk ciddi akut beslenme bozukluğu yaşarken, 2017 yılında 48.700 vaka ile bölgede kolera salgınları rapor edildi.

Yemen'de, Mart 2015'ten bu yana her gün ortalama beş çocuk öldürüldü ya da yaralandı; Birleşmiş Milletler çocuk örgütüne göre “Yemen'de neredeyse her çocuk” insani yardıma muhtaç. Örgüt ayrıca devam eden çatışmaların 5.000 çocuğun ölümüne ve yaralanmasına yol açtığını bildirdi.

Ayrıca, beş yaşından küçük 1,8 milyon çocuk, akut kötü beslenmeyle karşı karşıya kalırken, 8,2 milyon çocuk ülkedeki güvenli içme suyu ve yeterli sağlık hizmetlerine erişim için insani yardıma ihtiyaç duyuyor.

Yoksulluk ve yüksek suç oranlarına batmış Orta Amerika'da her ay binlerce çocuk daha iyi, daha onurlu bir yaşam arayışıyla ABD'ye gitmeye çalışıyor, ancak birçok kişi yolda yaralanıyor ya da hayatını kaybediyor. Orta Doğu'daki akranları gibi ABD'ye ulaşsalar bile ülkenin birçok yerinde geri çevriliyorlar.

Myanmar'da ordu, vahşi etnik soykırımını sürdürüyor ve sonuç olarak binlerce Rohingyalı çocuk yakılarak öldürülmek de dahil, korkunç bir şekilde yaralandı ya da öldürüldü. Şu anda Bangladeş ve Myanmar'da yaklaşık 720,000 Rohingyalı çocuğunun ciddi insani yardıma ihtiyacı var.

Burada anlatılanlar, dünyada çocukların bitmeyen çilesini temsilen, sadece birkaç ülkedeki durumun kısa bir özeti.

Ancak, hiçbir sorun çözülmez değildir. Uluslararası kurumlar sorumlulukları konusunda şimdiye kadar genellikle yetersiz kalmış olsalar da, hızlı hareket ederek kaybedilen zamanı telafi edebilirler. Her ülke için fon toplamak üzere kampanyalar düzenleyebilirler ve bu sosyal yardım programlarını desteklemeye isteksiz olanlara karşı, ilgili ülkenin ekonomik gücüyle orantılı olarak yaptırımlar uygulayabilirler.

Dünyadaki mülteciler, daha zengin ülkelere ağırlık verilerek, dünya ulusları arasında eşit ve adil bir şekilde dağıtılabilirler. İnsanlar kredi kartlarından her ay bir dolar çekilmesi gibi çeşitli ödeme planlarıyla mültecilere yardım ve destek konusunda teşvik edilebilirler. Bazı ülkelerde mültecilerin onurlu bir şekilde insanca muamele görmesini sağlamak için yasal düzenlemeler yapılabilir.

Yardım etme isteği olduğu sürece, yapılabileceklerin sınırı yoktur. Yeter ki, mevcut durumu değiştirmek için maddi çıkarlar yerine ahlaklı olanı seçelim, çocuklara ve yardımımıza ihtiyacı olan herkese yardım etmek için elimizden gelen her şeyi yapmak için bir karar verelim.

Adnan Oktar'ın The Pioneer’da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/columnists/oped/unending-ordeal-of-children.html

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274176/cocuklarin-bitmeyen-cilesihttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274176/cocuklarin-bitmeyen-cilesihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/112-hos-sohbetler/the_pioneer_adnan_unending_ordeal_of_children2.jpgSat, 26 May 2018 03:35:56 +0300
Hayırlarda Yarışmak

Karşılamak üzere olduğumuz Ramazan Ayı da, İslam ahlakının güzelliğinin toplumun genelinde yaşandığı, kalplerin yumuşadığı, müminlerin bu yöndeki çabalarını canlandıran mubarek bir aydır. Kuran’da Ramazan Ayı “bin aydan daha hayırlı” (Kadir Suresi, 3) olarak bildirilir. Müslümanlar bu güzel imkanı değerlendirerek her konuda eksiklerini tamamlamak, kusurlarını telafi etmek, imanlarını güçlendirmek ve ahlaklarını daha da güzelleştirmek üzere dünya ve ahiretleri açısından doğru kararlar almalıdırlar.

Müminlerin en belirgin özelliklerinden biri Kuran’ın "... Bizi takva sahiplerine önder kıl" diyenlerdir." (Furkan Suresi, 74) ayetiyle bildirdiği gibi, güzel ahlaklarıyla tüm insanlara örnek ve öncü olmayı istemeleri ve bunun için ciddi çaba harcamalarıdır.

Ancak bu sorumluluğu yerine getirmek, beraberinde pek çok konuda ciddi fedakarlıkta bulunmayı da gerektirir. Örneğin kişiler, kendi sorunları ya da ihtiyaçlarıyla değil, öncelikli olarak diğer insanların ihtiyaçlarıyla ilgilenecek, onların karşılaştıkları sorunlarına çözüm bulmaya çalışacaklardır. Ellerindeki tüm imkanları bu amaç için seferber edeceklerdir. Gerektiğinde zorluk içerisine girmeyi göze alacak, karşılaştıkları zorluklardan dolayı yılgınlığa kapılmadan sabır ve irade göstereceklerdir.

Kuran'da tarih boyunca yaşamış olan tüm peygamberlerin ve inananların güzel ahlakı yaygınlaştırmak için ciddi bir çaba harcadıklarından bahsedilir. Bu kıymetli insanlar, bunu gerçekleştirmek için çok fazla zorlukla karşı karşıya kaldıkları halde, büyük bir şevk ve fedakarlıkla güzel ahlakı herkese öğretmeye devam etmişlerdir. Bu çabalarını ise hiç bir karşılık beklemeden yalnızca Allah'ın rızasını ve yakınlığını kazanmak için göstermişlerdir. Müslüman yaptığı fedakarlığın karşılığını yalnızca Allah 'tan bekler. Kuran'ın pek çok ayetinde peygamberlerin tüm insanlara örnek olan ihlaslı tavırları bildirilmiştir. Örneğin Hz. Nuh'un, hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek güzel ahlakı anlatması Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

Hani onlara kardeşleri Nuh: "Sakınmaz mısınız?" demişti.

"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim."

"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin."

"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir." (Şuara Suresi, 106-109)

"Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir... (Hud Suresi, 29)

İnsanların birçoğu, kendilerini hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa ulaştıracak, mutlu ve güzel bir hayat yaşamalarını sağlayacak bu davete uymamakta, kendilerine anlatılanları anlamamakta direnmişlerdir. Peygamberler ve güzel ahlakı tebliğ eden diğer müminler, bu zorluğa karşı da sabretmiş, "sözün en güzelini" söyleyerek üstün bir ahlak göstermişlerdir. Hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca insanların ahirette zorlu bir azaptan kurtulabilmeleri için ellerinden gelen her türlü çabayı göstermişlerdir. Anlatılanları ısrarla anlamamakta direnen insanlara sabırla tekrar tekrar doğruyu anlatmak, doğruyu görebilmeleri için akılcı yöntemler bulabilmek, vicdan sahibi insanların gösterebilecekleri bir ahlaktır. Kavmine yaptığı tebliği Nuh Peygamberin bu konudaki samimiyetini, fedakarlığını ve sabrını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Hz. Nuh gibi tüm peygamberler ve müminler de yaşadıkları toplumlarda benzeri olaylarla karşılaşmışlardır. Ancak bunların hiçbirinden yılgınlığa kapılmamış, imanı ve güzel ahlakı yaşamaktaki kararlılıklarından vazgeçmemişlerdir.

Kutlu Ramazan ayı inananların, tıpkı oruç ibadetinde Allah'ı razı etmek için irade kullandıkları gibi, diğer tüm ibadetler için de irade kullanmaya başlamalarına vesile olur. Bu da kişinin Allah'a daha da yakınlaşmasını sağlar. Oruç ibadetini yerine getiren bir kişi, bu bilinçle Allah’ın beğendiği ahlakı eksiksiz yaşamaya başlayabilir, davranışlarını Kuran ahlakına uygun şekilde değiştirebilir, Allah’ın emirlerini tam olarak yerine getirebilir. Rabbimiz, kullarına sayısız imkanlar lütfeden, büyük af ve merhamet sahibi olandır.

Bu karşıladığımız Ramazan Ayı da, Rabbimiz’in rahmetiyle tüm insanlar için pek çok hayra vesile olacaktır. Tüm dünyadaki Müslümanların imanda, ibadetlerinde ve güzel ahlakta derinleşmelerine, takvada ve hayırlarda yarışmaları için bir imkan oluşturacaktır.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/05/23/competing-in-and-for-good-deeds-in-ramadan/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274165/hayirlarda-yarismakhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274165/hayirlarda-yarismakhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_competing_in_good_deeds_in_Ramadan2.jpgFri, 25 May 2018 17:50:32 +0300
Huzurlu Ramazan atmosferi dünyayı sararken

Ramazan'ın huzur dolu atmosferi bu yıl yine 23 milyon Müslüman'ın yurdu olan Rusya'da sevgiyle başladı. Her ne kadar Ramazan, Müslümanların ibadet ettiği özel bir ay olarak görünse de aslında Tek Allah'a inanan Hristiyan ve Museviler için de ayrı bir güzellik. Çok büyük kalabalığa ev sahipliği yapılan iftarlar ve bayram yemeklerinde Müslümanların yanı sıra her inançtan insan da katılımda bulunarak bu coşkuyu Müslümanlarla birlikte yaşıyor.

2015 yılının son aylarında benzer bir coşku Moskova'da yaşandı. Başkan Putin'in ev sahipliğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da katılımıyla Moskova Merkez Camii’nin açılış günü, Moskova'da yaşayan 4 milyon Müslüman'ın yanı sıra tüm Rus halkı  için görkemli bir gündü. Putin, o açılış töreninde Kuran'da Bakara Suresi'nin 148. ayetine atıfta bulunarak "iyilik konusunda yarışmanın" öneminden bahsetmiş, Rusya'nın her zaman çok dinli ve çok milletli bir ülke olduğuna vurgu yapmıştı. Rusya'nın gücünün bu birlik ruhundan geldiğini anlatan Putin, devlet başkanı olduktan kısa bir süre sonra da Rus milli marşında manevi anlamda çok değerli değişikliklerin yapılmasına öncülük etti. Putin'den önce kutsal değerlere herhangi bir atfın bulunmadığı Rus Milli Marşına eklenen " Хранимая Богом родная земля!" (Allah tarafından korunan bu anavatan) sözleri Hristiyan, Müslüman, Musevi tüm Rus vatandaşlarının ortak kutsal değerlerini ön plana çıkardı.

Aslında Başkan Putin'in Batı'nın olağanüstü baskısına rağmen Rus halkını bir arada tutan ve bütünleştiren politikaları aynı zamanda kutsal değerlere verdiği önemde de yatıyor. Putin 2015 yılında yaptığı bir konuşmasında " farklı kültürler, gelenekler ve dinlerin karşılıklı olarak birbirini zenginleştirmesi ülkemizin her zaman ayırt edici özelliği ve gücü olmuştur." diyerek kutsal değerlerin bütünleştirici etkisinin önemini sarih olarak vurgulamıştı.

Geçtiğimiz yıl ünlü ABD'li yönetmen Oliver Stone'un başarılı belgesel dizisi Putin Interviews'da Putin'in özel hayatına dair dikkat çekici detaylar yer aldı. Bunlardan biri de Başkan Putin'in Kremlin'deki özel çalışma ofisinde yer alan büyük boy Hz. İsa tablosuydu. Putin'in, Hz. İsa (as)'a olan sevgisini, hayranlığını bu çok özel mekanda bulunan özenle hazırlanmış Hz. İsa tablosundan anlamak mümkün. Ayrıca Putin, inanca verdiği değeri, Kudüs'te kutsanan haçlı kolyesini o andan itibaren boynundan hiç çıkarmadığını anlatarak da vurguladı.

2017 yılında Moskova'daki İsa'nın Doğumu kilisesini ziyaret eden ilk Rus lider olan Putin, Hristiyan din adamlarıyla olduğu kadar Müslüman liderlerle de sık sık görüşmeler yaparak fikir alışverişinde bulunuyor. Başkan Putin, özellikle bayramlarda ve iftarlarda Müslüman liderlerle bir araya gelerek Müslümanların Rusya'nın çok uluslu toplum yapısına uygun olarak barış ve huzura önemli katkıda bulunduklarını pek çok kez dile getirdi. Türkiye ve Rusya'nın yakın ilişkilerinde de Başkan Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ortak paydada hareket ederek manevi değerleri ön plana çıkarmaları oldukça önemli yer tutuyor. Türkiye'de FETÖ'nün kumpasları ile bir dönem zedelenen Türkiye-Rusya ilişkileri, şu an belki de tarihinin en parlak dönemini yaşıyor. Rusya ile yapılan dev enerji projelerinin yanı sıra ticari ve askeri alandaki anlaşmalar, tarihi çok eskilere dayanan bu kadim dostluğu pekiştiriyor.

Sevgiyi ve barışı esas alan İslam dinine yönelik uzun yıllardır küresel çapta bir oyun oynanıyor. İslam’ı terörle bağdaştırma çabaları sadece Müslümanlara zarar vermekle kalmadı tüm dünyada da hem maddi hem manevi yıkıcı bir etki oluşturdu. Ancak bu yıkıcı etkiyi tedavi etmek de şu an ancak "iyilerin ittifakı" ile mümkün. İşte bu iyilik  ittifakı "her şerde bir hayır vardır" sözünün doğruluğunu bir kez daha ispatlıyor. 1.6 milyar Müslümanın aynı günde Allah'a adanmış kutsal bir ibadet olan 30 günlük oruca başlamaları tüm dünyayı saran manevi bir etki oluşturacaktır. Nefsini terbiye eden bir insanın ruhunda oluşan derinlik müthiş bir bilgeliktir. Çok büyük bir kitlenin aynı anda bu eğitimi alması, toplumun tamamına sirayet eder. O toplumda güzel ahlakın pozitif gücü baskın hale gelir ve bu etki hayatın her alanında domino taşı etkisi oluşturur ve yayılır.

Hangi dine mensup olursa olsun iyiliğin öncüsü olan inançlı insanların bu manevi güçten alacakları haz her yıl olduğu gibi bu yıl da Rusya'da düzenlenecek olan büyük iftarlarla sevgi birlikteliğine dönüşecek. Her dine her inanca mensup Rus halkının iştirak ettikleri bu iftarlarda oluşan birliktelik ruhunun, etkisi nesiller boyu devam edecek kadim dostluklara vesile olması dileğiyle.

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/society/stories/17-05-2018/140963-ramadan-0/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274161/huzurlu-ramazan-atmosferi-dunyayi-sararkenhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274161/huzurlu-ramazan-atmosferi-dunyayi-sararkenhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_world_cocooned_by_the_peace_of_Ramadan_2.jpgFri, 25 May 2018 14:58:12 +0300
Bilim, yeniden Yaratılış dedi

Allah’a dost olan, Allah’a bütün kalbiyle bağlı olan ve yüzleri Allah’a dönük olan tüm insanlar dünyanın aydınlık yüzüdür. Hangi inançtan, hangi dinden ve etnik kökenden olursa olsun Allah dostları dünyayı ayakta tutan güçtür. Eğer Allah’tan korkan, Allah’a boyun eğen ve O’nu her şeyden çok seven insanlar olmazsa dünya karanlığa boğulur. Yeryüzünden sevgi, dostluk, şefkat, merhamet kalkar. Dinsizliğin mutsuzluğu, karamsarlığı, zulme kapı açan yönleri dünyayı yerle bir eder.

İşte bu amaçla, Allah'ı seven ve dünyanın kötülüklere boğulmasını istemeyen insanlar tarafından, 28 Nisan 2018 tarihinde İstanbul Fairmont Quasar Otel'de, 3. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansı kalabalık bir katılım eşliğinde gerçekleştirildi. Amerika'dan, İtalya'dan, Avusturya'dan, Almanya'dan gelen bilim insanları ve teologlar tarihi bir toplantı gerçekleştirdiler. Teknik Bilim Araştırma Vakfı, Milli Değerleri Koruma Vakfı ve Milli Değerler Vakfı tarafından düzenlenen muhteşem konferans, kainatın ve canlılığın yoktan yaratıldığı gerçeğini bilimsel delillerle tüm dünyaya ilan etmiş ve Darwinist diktatörlüğe geçiş verilmeyeceğini bir kez daha göstermiştir. 8 değerli konuşmacının kainatı ve canlılığı Allah'ın yarattığına dair gerçekleri mükemmel detaylarla anlattığı konferansta, kokteyl, iki kahve ve bir yemek molası verilmiş; oturumlar arasında İstanbul Dance Factory'nin muhteşem dans gösterisi ve Perküsyon ustası Onur Seçki'nin olağanüstü performansı izleyicileri büyülemiştir. 3. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansı, sadece içerdiği konular ve mükemmel organizasyonla değil, aynı zamanda konferansa katılan seçkin, modern ve bir o kadar da gösterişli konuklarla dikkat çekmiştir. Bilim, siyaset, sanat çevrelerinden konferansa izleyici olarak katılan konuklar, organizasyonun mükemmelliğini her fırsatta dile getirmişlerdir. Konferans salonu yaklaşık 500 konuğu ağırlamıştır.

Konferans sırasında değerli bilim insanları pek çok önemli konuyu dile getirmişlerdir: Dr. Bijan Nemati evrendeki ayrıcalıklı yerimizi tarif ederken; Profesör Ken Keathley, Yaratılışın İncil'de geçen yedi gününü anlatarak genç dünya yaratılışçılığı anlayışının yanlışlığını vurgulamıştır. Dr. Fazale Rana, insan genomunun özel olarak şifrelendiğini detaylarıyla anlatırken; Sn. Anna Manja Larcher, sevgi ve şefkatin evrimle açıklanamayacağını göstermiştir. Profesör David Snoke, Yaratılışa yaratılış diyemeyip "akıllı tasarım" yakıştırması yapanların izahlarındaki çelişkileri ortaya koymuş; Sosyolog Fabrizio Fratus, evrimin bilim değil, sadece bir ideoloji olduğunu göstermiştir. Dr. Oktar Babuna, Kuran'ın evrime değil yaratılışa işaret ettiğini açıklarken; Profesör Hans Koechler, monoteizmi ve bir arada var oluşun anlamını analiz etmiştir.

Böylesine seçkin ve büyük uluslararası bir organizasyonun gerçekleştirilmesinin elbette önemli bir sebebi var:

Dünya, tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar kana boğulmuş durumda. İnsanlar korku ve endişe içinde yaşıyorlar. Dünyada savaşın değmediği bir avuç ülke kaldı ama o ülkeler de terör belasıyla mücadele ediyor. Dünyanın üzerinden mutluluk, sevinç, neşe, huzur adeta kalkmış durumda. İnsanlar gergin, endişe içinde ve huzursuz yaşıyorlar.

Ama ne yapacaklarını, bu gidişatı nasıl durduracaklarını bilemiyorlar. Savaşları başlatan, kötülüğü bir şekilde organize edip yayan gücün karşısında kendilerini aciz hissediyorlar. Kendilerine bir yardım eli uzanmasını bekliyorlar.

İşte burada, Allah dostları devreye girmek ve sorumluluklarını yerine getirmek zorundalar. İnançsızlığın meydana getirdiği karanlık bulutu, dünyanın üzerinden dağıtmak; aydınlık, ışıl ışıl, sıcak ve huzur dolu günlere kavuşabilmek için kuvvetli bir rüzgar olmak zorundalar.

3. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansında, işte tam da bu nedenle, bu kalbi taşıyan insanlar bir araya geldiler. Dünya çapında oynanan ve materyalist diktatörlük tarafından oynanan sinsi oyun bozuldu. Şiddet, ayrılık ve kavga isteyenlere önemli bir cevap verildi; belaların kaynağının Darwinizm olduğu gösterildi.

Bu konferansın başarısı bununla sınırlı değildir.

3. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansı, Mormonu, Müslümanı, Katoliği, Evanjeliği ve Presbiteryanı bir araya getirmiş bir konferanstır; farklı milletler, farklı dinler aynı ortamda ağırlanmıştır. Ortak bir dil kullanılmış; tüm alemleri yoktan yaratanın Yüce Allah olduğu ilan edilmiştir. İttifakın, dostluğun, dayanışmanın güzelliği gösterilmiştir.

Şu bir gerçektir ki, kötülerin düzeni ne kadar büyük olursa olsun, iyilerin, doğruların, haklıların ittifakı mutlaka galip gelecektir. Nefret ile değil, samimiyet ve sevgi ile yaşamak mümkündür ve bu gerçek, söz konusu konferanslar vesilesiyle bütün dünyaya gösterilmelidir. Sevgi dünyadaki en muhteşem değerdir ve sevginin, araya hiçbir art niyet dahil etmeden, çıkar peşinde koşmadan, tuzak kurmadan dürüst ve samimi şekilde yaşanabileceği gösterilmelidir. Söz konusu konferans, bu sevgi ve dayanışma ruhunun tezahür ettiği nadir toplantılardan biridir.

3 yıldır geleneksel olarak düzenlenen Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansı, dünyaya sevgi ve birlik getirmek için gerçekleşen muhteşem bir etkinlik olmuştur. Bu güzel çaba, her yıl artarak devam edecektir. Sürekli nefret, öfke, ölüm ve korku ile çalkalanan dünyanın artık sevgiyi, ittifakı, güzel bir geleceği duymaya ihtiyacı vardır. Her şeyin tesadüfen meydana geldiğine inandırılan toplumların, artık bu aldanıştan kurtulmaları gerekmektedir. Tesadüf inancının boşluğu içinde ümitsizliğe düşen insanlar, artık Allah'a dayanıp güvenmenin güzelliğini yaşayacaklardır. Bu gerçeği bilimsel ve dinin modernliği ve sevecenliği içinde göstermek, dünyada yeni ve güzel çığırların açılmasına vesile olacaktır.

http://www.pravdareport.com/science/earth/14-05-2018/140947-creation-0/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274011/bilim-yeniden-yaratilis-dedihttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/274011/bilim-yeniden-yaratilis-dedihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_science_has_once_again_declared_we_were_created2.jpgSat, 19 May 2018 02:40:38 +0300
Bize daima geri dönen suHayatımızın en önemli ihtiyaçlarından biri olan suyun oluşabilmesi için hidrojen ve oksijen atomlarının çarpışmaları gerekmektedir. Yeryüzü, bu çarpışmaya olanak verecek ısı ve enerji seviyesine sahip değildir. Ancak su, Dünya’nın oluşumu sırasında bir defaya mahsus olarak meydana gelmiştir ve aynı su, arınmış hali ile bize sürekli olarak sunulmaktadır.

Allah insana birçok konuda bilgi ve imkan vermiştir. Örneğin günümüzdeki teknoloji sayesinde, pek çok şeyin oluşumu laboratuvar ortamında izlenebilir. Ancak öyle temel olaylar vardır ki, bunların oluşumunu insanlar ne laboratuvarlarda izleyebilir, ne de bunu sağlayabilirler. Bu büyük nimet, dünyanın büyük bir kısmını kaplayan ve en temel ihtiyaçlarımızdan biri olan "su"dur. Su, Dünya'nın oluşumu sırasında bir defaya mahsus olarak oluşmuş, ardından oluşum devresi son bulmuştur.

Havada serbest halde dolaşan iki molekül olan Hidrojen ve Oksijen gazının bir araya gelerek suyu oluşturabilmeleri için atomlarının çarpışmaları gerekmektedir. Çarpışma sırasında hidrojen ve oksijen moleküllerini oluşturan bağlar zayıflar ve bu molekülleri oluşturan atomlar yeni bir molekül olan suyu (H2O) meydana getirmek üzere birleşirler. Söz konusu çarpışma ancak çok yüksek bir sıcaklıkta ve yüksek bir enerji seviyesinde meydana gelmektedir. Şu anda yeryüzünde suyun oluşumuna olanak sağlayacak kadar yüksek bir ısı yoktur.

Bu nedenle suyun oluşumu imkansızdır. Dünya'da var olan su, Dünya'nın oluşumu sırasındaki yüksek sıcaklık sonucunda oluşan sudur.

 


Bu suyun miktarında hiçbir zaman bir değişme olmaz. İçtiğimiz, kullandığımız, yaşamımızın bir parçası olan su her zaman aynı sudur. Yeryüzündeki su döngüsü sebebiyle buharlaşan sular, yepyeni tazelenmiş olarak bulutlardan bize geri dönerler. Allah bu gerçeği ayetleriyle haber vermiştir:

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 68-69)

Eğer Allah yeryüzünde hazır olarak var ettiği suyu kurutup giderse, onu geri getirmeye güç yetirebilecek hiçbir varlık yoktur. Eğer Allah bulutlara çektiği suyu bir daha indirmese, onu yeryüzüne geri indirebilecek bir güç yoktur. Nimetlerin tümü Allah'tandır. İnsana sürekli olarak ikram edip sunan, yoktan var eden, üstün güç sahibi olan Yüce Allah'tır.

Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz. (Müminun Suresi, 18)
 

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/273584/bize-daima-geri-donen-suhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/273584/bize-daima-geri-donen-suhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/al_bilad_daily_adnan_oktar_water_that_always_returns_to_us2.jpgSun, 06 May 2018 17:24:02 +0300
Savaşları haklılaştırmaya çalışmak barış getirmez

İnsanlık tarihi savaşlar nedeniyle yaşanan büyük yıkımlar ile dolu. I. Dünya Savaşı'nda ölen 9,5 milyon kişinin %95'i asker, %5'i sivildi. II. Dünya Savaşı'nda ise ölen insan sayısı tam 65 milyondu. Üstelik ölenlerin %33'ü asker iken %67'si sivillerden oluşuyordu. II. Dünya Savaşı’nda savaş araç gereci ve silah için yapılan harcamaların en az 1,154 trilyon ABD doları düzeyinde olduğu tahmin ediliyor. Bu silahların yol açtığı yıkımın bedeli ise bu rakamdan çok daha büyük. 

Savaşların yıkıcı etkisini en aza indirmek isteyen bir grup siyasetçi, düşünür akademisyen ve diplomat savaş ilkeleri ve savaş hukuku konusunda yoğun bir çalışma yürütmüştür. Sonuçta savaşın amacının barış ve adaleti sağlamak olması gerektiği fikri ortaya çıkmıştır. Böylece amaç ve yürütülüş bakımından bazı kriterlere bağlanmış ve “haklı olduğu kabul edilen bir savaş anlayışı” oluştu. Bugün “Haklı Savaş” olarak isimlendirilen bu anlayış hem savaşa başvurmanın nedenlerini hem de savaşın idaresini çeşitli ilkelere bağlamıştır. Bu ilkelerden bazıları şöyledir:

- Savaşın haklı bir nedeni olmalı; Savaşın amacı, maruz kalınan bir haksızlığı gidermek olmalıdır.

- Şiddet içermeyen tüm seçenekler denenmiş olmalı ve savaş son seçenek olarak görülmelidir. 

- Bir saldırıya karşı yürütülecek savaş orantılı olmalıdır. Örneğin bir sınır ihlalinin karşılığı topyekûn işgal olmamalıdır.

- Savaşta, savaşanlar ve savaşmayanlar ayrımı kesin olarak ayrılmalı sivil kayıpları önlenmelidir.

- Savaşta insaniyet kaybedilmemelidir, yani esirlere şiddet uygulanmamalıdır. (Bu ilke günümüz Savaş hukukunun esasını oluşturmaktadır).

- Savaş, meşru bir otorite yani egemen bir devlet tarafından yürütülmelidir.

Bu ilkeler  tasdik görmesine rağmen yakın tarihe bakıldığında tam anlamıyla uygulandığını söylemek pek mümkün değil. Örneğin Nazi Almanya’sına karşı yürütülen savaş her ne kadar haklı gerekçelere dayanıyorduysa da, İngilizler hiçbir askerî önemi olmayan Dresden gibi Alman şehirlerine karşı ağır hava bombardımanı uygulamıştır. İngiliz ordusu Dresden’de gerekçesiz olarak 200 bin sivili öldürmüştür. Aynı şekilde Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları ise 132 bin sivilin ölümüne sebep olmuştur.

Aradan geçen 50 yıla ve kuruluşundan itibaren savaşa yol açabilecek anlaşmazlıkları çözmeyi hedefleyen BM’nin varlığına rağmen savaşların getirdiği haksız ve büyük yıkımlar durdurulamamıştır. Bunda özellikle bazı ülkelerin haklı gerekçelerle savaşmaya mecbur kalmak yerine, savaşmak için gerekçe üretme çabası önemli yer tutmaktadır.

Sözgelimi 11 Eylül saldırılarından sonra El Kaide’yi cezalandırma amacıyla terörist sivil ayrımı yapmadan tüm Afganistan’a saldırmayı  makul görmek imkânsızdır. Öncelikle saldırı BM onayı ile gerçekleşmemiştir. Ekim 2001'den Amerikan askerlerinin Afganistan'dan ayrıldığı Nisan 2014'e kadar Afganistan'da yaklaşık 1 milyona yakın kişi hayatını kaybetmiştir. Ölenlerin büyük çoğunluğu sivildir. Müdahale Afganistan’ı daha da istikrarsız hale getirmiş, geride yıkılmış, talan edilmiş, milyonlarca insanı mülteci konumuna gelmiş bir ülke kalmıştır. Üstelik, hedef olarak ortaya konulan; “El Kaide’nin etkisiz hale getirilmesi” diye bir şey de söz konusu olmamıştır. Tam tersine El Kaide uzantısı çok sayıda gaddar ve zalim örgüt ortaya çıkmış, terör Afganistan’dan Libya’ya kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.

Benzer bir durum Irak’ta da yaşanmıştır. İşgalini öncesinde öne sürülen Irak’ta kimyasal silahların olduğu iddiasının gerçek olmadığı ortaya çıkmıştır. İşgal sonrası Irak’ta 2 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Her iki savaştan sonra gerek Ebu Gureyb Hapishanesi’nde gerekse Guantanamo’da tutulan kişilere savaş hukuku ile uyuşmayan ağır işkenceler uygulanmıştır. Bugün Irak’ta halen istikrar tam anlamıyla sağlanamamış, terör Suriye’ye de sıçrayarak sırf Suriye’de 700 binden fazla insanın hayatını kaybettiği bir savaşı tetiklemiştir.

Görüldüğü gibi, Ortadoğu’da peşi sıra gerçekleşen müdahaleler bölgeye barış ve istikrar getirmemiş bilakis bölgede radikal hareketlerin artarak güçlenmesine yol açmıştır. El Kaide’yi şiddet yüklü yöntemlerle yok etme girişimi sonunda IŞİD, Boko Haram ve El Nusra gibi yeni örgütleri doğurmuş ve bugüne kadar çözülemeyen bir şiddet sarmalına sebep olmuştur. Gelinen aşamada bazı Müslümanlar arasında Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de ya da Suriye’deki müdahaleler ile bir şiddet hareketinin değil İslam’ın yok edilmesinin hedeflendiği algısı oluşmuştur. Bu algı, bir dizi yeni savaşı tetikleme riskini de beraberinde getirmektedir.

Ortadoğu toplumlarının içinde radikal grupların oluşması ve bir kısım bahanelerle bu ülkelerde işgallerde bulunulmasının en temel sebebi, radikal zihniyetin güç aldığı hurafeci anlayışın bu coğrafyada yaygın şekilde görülmesidir. Kadının büyük ölçüde ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü, milli bilincin tam olarak yerleşmediği ülkeler genellikle hep başka mihrakların hedefi olurlar. Bilimde ve sanatta geri kalmış, baskıcı yöntemlerle özgürlükleri kısıtlamış devletler, genellikle isyanlar, işgaller ve sömürüler için hedefte olurlar. Çünkü söz konusu mihraklar, bu ülkelerdeki halkı kışkırtılmaya daha müsait görürler. Gerçekten de bütün bu sebeplerden dolayı, hedeflerinde kirli bir başarı sağlarlar.

Peki bu risk nasıl ortadan kaldırılabilir? Öncelikle yapılması gereken, bağnaz İslam anlayışının savunduğu değerlerin Kuran ile uyuşmadığının İslam coğrafyasının tamamında anlatılması, kapsamlı ve hızlı bir eğitim politikasına gidilmesidir. İslam eğitimi veren kurumlarda, hurafelerden arındırılmış, dolayısıyla sadece Kuran'a dayalı bir eğitim olmalı; halkın geri kalan kesimine de Kuran'daki İslam'ın radikalizm ile hiçbir şekilde bağdaşmadığı izah edilmelidir. Bu, sadece radikalizm tehlikesini ortadan kaldırmakla kalmayacak, aynı zamanda İslam coğrafyasına –Kuran'da yani İslam'ın özünde anlatıldığı gibi- barışçıl, demokratik, laik, hürriyet yanlısı bir anlayışın yerleşmesini sağlayacaktır. Radikalizmin ve terörist grupların güçlenmesinin önüne geçmenin tek yolu budur.

Bunların sonrasında ise Ortadoğu'da ve Avrupa'da yaşayan Müslümanların sosyal ve ekonomik koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan bir seferberlik başlatılmalıdır. Bu seferberliğe İslam'ın radikalizm anlamına gelmediği, dolayısıyla Müslümanın potansiyel terörist olarak değerlendirilmemesi gerektiği mesajı eşlik etmelidir. Avrupa'da devlet yetkililerinin Müslümanlara ikinci sınıf vatandaş gibi muamele etmesine engel olunmalı, Müslümanları zorlayıcı veya baskı altına alan yasal düzenlemeler kaldırılmalıdır.

Eğer bütün bunlar dikkate alınmaz ve bildik, sonuç vermeyen savaşları (sözde) haklılaştırma politikalarında ısrar edilirse, radikalizm daha güçlü beslenecek ve Ortadoğu'da daha şiddetli yeni savaşlar cereyan edecektir.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/04/25/justifying-wars-never-brings-peace/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/273332/savaslari-haklilastirmaya-calismak-baris-getirmezhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/273332/savaslari-haklilastirmaya-calismak-baris-getirmezhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_justifying_wars_never_brings_peace2.jpgThu, 26 Apr 2018 00:38:48 +0300
Gri propaganda ve sinsi operasyonlar

Çağımızda, savaşların, iç çatışmaların, darbelerin ve isyanların büyük ölçüde organize bir amaç doğrultusunda başlatıldığı artık bir sır değildir. Arap Baharı da dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde başlatılan ve kimi zaman iktidarların değişmesi veya Yugoslavya'da olduğu gibi ülkelerin parçalanması ile sonuçlanan sokak isyanlarının organize üst akıllar tarafından planlanıp üretildiği ortaya çıkmıştır. Bunun elbette pek çok sebebi bulunmaktadır: Kaynakları sömürülecek olan ülkeleri istikrarsız hale getirmek, istenmeyen veya kurallara uymayan iktidarları devirmek ve savaşlar çıkarmak.

Savaş, bazı kesimler için ekonomik krizler sırasında ekonomiyi canlandırmak için veya silah pazarını yenilemek için gereken bir zorunluluk gibidir. İşte bu amaçla mezhep ayırımları körüklenir, daha önce bahsi geçmeyen "demokrasi" hareketleri organize edilir veya Irak'ta olduğu gibi "kimyasal silah var" yalanıyla harekete geçilir. Bunun ardından kullanılan yöntem ise, medyanın ve özellikle sosyal medyanın bu amaç için kullanılmasını içeren dezenformasyona yönelik propagandadır.

Savaş, çatışma ve isyanlarda daima ön planda propaganda vardır. Propaganda, Beyaz, Siyah ve Gri olmak üzere üç gruba ayrılabilir. Beyaz Propagandanın kaynağı bellidir, içeriği ne olursa olsun ciddi bir tehdit değildir. Kara Propaganda dost kaynaktan gelen, fakat düşmanca bir tavır takınarak yürütülen propaganda türüdür. Gri Propaganda ise aralarında en sinsisidir. Kaynağı belli olmamakla birlikte genellikle uydurma hikayelere, yani dezenformasyona dayanır. Üretim yeri düşman kaynaklardır; içeride de çeşitli yancılar kullanılarak yürütülür. Hedef genellikle, düşmanı karalamak, küçük düşürmek ve toplumda merak uyandırarak karşı tarafı hezimete uğratmaktır.

Bunun en net örneklerinden biri Körfez Savaşı'nda karşımıza çıkmıştır. Bir kısım uluslararası ana akım medya kaynakları tarafından sıklıkla kullanılan petrole bulanmış karabatak, dönemin sembolü haline getirilmiştir. Bu karabatak ile Saddam petrollerinin dünyayı ne hale getirdiği üzerine bir kurgu yapılmış ve adeta bu fotoğraf Amerika'nın galip çıkacağı Körfez Savaşı'na zemin hazırlamıştır.

Karabatak fotoğrafının asıl hikayesi ise savaş sonrasında ortaya çıkmıştır. Söz konusu fotoğrafın Fransa Sahillerinde petrol yüklü bir tankerin batması sonrasında çekildiği anlaşılmıştır. Karabatak, Fransa sahillerinde  tankerden sızan petrole bulanmıştır; Körfez veya Saddam ile hiçbir ilgisi yoktur.

Söz konusu propagandanın bir başka örneği de Irak Savaşı'na gerekçe oluşturan dezenformasyondur. 2016 yılında açıklanan Chilcott raporu, Irak Savaşı'na gerekçe olarak gösterilen kimyasal silahların Irak'ta hiçbir zaman bulunmadığını ortaya çıkarmıştır. Söz konusu saldırılardan sorumlu Blair'in özrü, 2 milyon masumun yaşamını yitirmesini önleyememiştir.

Irak gibi Libya Savaşı da, "Ortadoğu'nun Yeniden Dizaynı" projesinin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Bu savaşın da aynen Irak'ta olduğu gibi, "bütünüyle yalanlara ve düzmece istihbarata dayalı olduğu ve NATO'nun Libya'daki muhalifleri silahlandırıp desteklediği" İngiliz Parlamentosu'nun bir raporuyla doğrulanmıştır. Ancak bu rapor ortaya çıkana kadar, düzmece gerekçeler sonucunda İngiltere'nin Kıbrıs'taki Akrotiri ve Dikelya üslerinden havalanan İngiliz uçaklar, Libya'da 15.000 sivili bombalamıştır. İngiliz hükümeti, yine, iş olup bittikten sonra olayın gerçekliğinin olmadığını itiraf etmiş ve bu durum 15 bin şehide ve bir daha asla istikrarına kavuşamayacak olan bir Libya'ya mal olmuştur.

Dünyada, İran'da Musaddık darbesi, ardından Kaddafi'ye yapılan başarısız darbeler de çeşitli gri propaganda örnekleri ile ön plana çıkmıştır. Elbette bu satırlarda bu örneklerin verilmesi ne Saddam ne de Kaddafi gibi diktatörleri savunmak değildir. Gri propagandanın yaydığı, demokrasiye aykırı ve sadece şiddet içeren korkunç yöntemi ve bunun organize gerçekleştiğini gözler önüne serebilmektir.

Türkiye'de yaşanan 15 Temmuz darbe girişimi de, FETÖ terör örgütünü uydurma haberlerle destekleyen bir gri propagandaya maruz kalmıştır. Bir kısım uluslararası ana akım medyada henüz darbe girişimi devam ederken darbenin başarılı olduğuna dair yalan haberler çıkmaya başlamış; tanınmış bazı isimler Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yurt dışına kaçtığına dair haber yaygınlaştırmışlardır. Darbe girişimi sürerken başta New York Times, The Guardian, Time, CNN, BBC, Washington Post, The Times ve Der Spiegel gibi yayın organlarında darbe girişimini destekleyecek türden onlarca yayına yer verilmiştir. Adeta darbe girişiminin başarılı olacağına emin bir şekilde verilen bu haberler, kuşkusuz Türk halkı tarafından büyük tepki ile karşılanmıştır.

Son dönemde Türkiye'nin Suriye'de gerçekleştirdiği Afrin operasyonu kapsamında da yaygınlaştırılan yoğun bir dezenformasyon ve uygulanan bir gri propaganda çalışması dikkat çekmektedir. Özellikle sosyal medya kapsamında yaygınlaştırılan yalan haberler, Gezi Olaylarından tanıdık olduğumuz bir manzaradır. Yine özellikle ana akım medya organlarında yayınlanan Afrin operasyonu ve Türkiye aleyhinde propaganda yazıları, Türkiye'nin haklı operasyonuna karşı kurgulanmış organize bir çalışmadır.

Bugün olduğu gibi, bundan sonra da bazı kesimlerin dezenformasyon yöntemleriyle karşı karşıya kalacağız. Bunlar umarız bundan sonra dev savaşların ve isyanların sebebi olmazlar. Umarız özellikle Orta Doğu halkları, yaşadıklarından ders çıkarmış olur ve bu tuzaklara artık düşmezler. Ancak dezenformasyonu geçersiz kılmanın da yolları vardır. Bunlardan başlıcası, yalan haberlerin ve gerçekleşen her türlü propagandanın hemen deşifre edilmesi, özellikle buna maruz kalan devletin eliyle bu çalışmanın gerçekleştirilmesidir. İkinci ve en hayati yöntem ise halkın kalbini kazanmaktan ve milli bir bilinç oluşmasından geçer. Milli bilinci kazanmış olan Türk halkında dezenformasyon, Gezi olaylarında da, 15 Temmuz darbe girişiminde de, Afrin operasyonunda da etkili olmamıştır. Milli bilincin oluştuğu milletlerde, milletin devletine olan sadakati güçlüdür; herhangi bir dış etki ile yıkılacak gibi değildir. İşte bu nedenle, dışarıdan veya sinsi ajanlar yoluyla içeriden gerçekleştirilen ataklara karşı mutlaka her ülkede devlet sisteminin güçlü ve milletin milli ve manevi bağlılıklarının keskin olması şarttır.

Adnan Oktar'ın The Pioneer, GIDSS, Al Bilad ve Jefferson Corner'da yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/columnists/oped/grey-propaganda-and-insidious-operations.html

http://gidss.com/content/gray-propaganda-and-insidious-operations

http://www.jeffersoncorner.com/grey-propaganda-and-insidious-operations/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/273328/gri-propaganda-ve-sinsi-operasyonlarhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/273328/gri-propaganda-ve-sinsi-operasyonlarhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_pioneer_adnan_oktar_grey_propaganda_and_insidious_operations2.jpgThu, 26 Apr 2018 00:20:05 +0300
Terk edilemeyen ırkçılık belası

Irkçılığın Avrupa'da bitmesi gerekirdi. Avrupa ve Batı dünyası, geçmişin korkunç sonuçlarından ders almış olmalıydılar. Resmi söylemlere bakıldığında Batı dünyasında ırkçılık kabul edilmezdir. Onlar, insan haklarının en önde gelen savunucularıdır ve ırkçılığı asla hoş görmezler. Ancak gerçekler söyledikleriyle çelişmektedir ve bugünün ırkçıları ile ataları arasındaki benzerlikler ürkütücüdür.

Dünya, özellikle milyonlarca Suriyelinin mülteci olmaya zorlanması ve başka yerlerde güvenlik arayışına girmek zorunda kalmasından sonra, ırkçılığın çirkin yüzünü bir kez daha gösterdiğinin farkında. Avrupa her zaman cinsiyeti, inancı ve etnik kökeni ne olursa olsun herkesi kucaklamakla övündü. Ancak bu mülteciler Avrupa'dan yardım isteyip reddedilmenin soğuk yüzünü gördüklerinde, gerçeğin çizilen imajdan çok farklı olduğunu anladılar.

Mültecilerin yaşadıkları çile ve artan yabancı düşmanlığı hakkında defalarca yazdık. Ne var ki sorunun daha az tartışılan başka bir yönü daha var. Bu, siyahi ve Müslüman sporcuların nasıl durmaksızın ırkçı tacize katlanmak zorunda kaldıklarıyla ilgilidir. İnanması güç olabilir ama siyahi futbolcuların oyun sırasında taciz edilmeleri ve Müslüman oyuncuların ırkçı hakaretlerle saldırıya uğramaları oldukça yaygındır.

İngiltere’de Newcastle kanat oyuncusu Yasin Ben El-Mhanni, İslamofobik tacizin kendisi ve arkadaşları için alışılmış bir şey olduğunu şöyle açıklıyor: "Amatör olarak oynarken, birçok arkadaşıma ve bana “intihar bombacısı” ve “terörist” gibi yakıştırmalar yapılıyordu. Bu oldukça küçük düşürücü ve rahatsız ediciydi. Sizi sahada ve saha dışında ruhsal olarak etkiliyor. Bazen sahada taciz edildiğinizde sonraki günler hatta haftalarda bu sizi etkilemeye devam ediyor. Çok zor bir deneyimdi."

Fransa'da Cezayir kökenli futbolcu Samir Nasri’nin de benzer bir sorunu var. Nasri,  Fransız toplumunda büyüyen yabancı düşmanlığından şu şekilde bahsediyor: “Fransız halkı Müslümanlara düşman oldu. On - on beş yıl önce durum böyle değildi. Şu an Fransa’daki zihniyeti beğenmiyorum.” Barcelona’nın golcü oyuncusu Kamerun’lu Samuel Eto  da sahaya çıktığında sürekli olarak taraftarların alaylarına maruz kalıyor. Hatta dünyaca ünlü isimlerin bile ırkçılığın zulmünden kaçamadığı, Rusya’da bir oyun sırasında Roberto Carlos taciz edilip üzgün bir şekilde sahayı terk ettiğinde anlaşıldı. Bir başka rahatsız edici olay, ABD'de, Kansas City Chiefs’in Müslüman oyuncusu Husain Abdullah sayı aldıktan sonra sahada secde ettiğinde gerçekleşti. Daha sonra bu hareketinden dolayı cezalandırıldı, oysa birçok Hıristiyan meslektaşı daha önce aynı şeyi yapmış ve hiçbir zaman ceza almamışlardı.

Bunlar sadece birkaç örnek ve bu çirkin olaylar kuşkusuz onlarca yıl süren utanç verici ırkçı eylemlerden sonra suni olarak oluşturulan ırkçılık karşıtı bariyeri geçmeyi başaran köklü bir sorunu yansıtmaktadır. Dahası, ırkçı retorik geçmiştekileri tekrarlamaya başladı. Mesela, mültecilerin varlığının beyaz kadınlar için bir tehdit olduğunu ya da yeni gelenlerin gizlice ülkelerini ele geçirmeye çalıştıklarını iddia eden insanları duyduk. İlginçtir ki onlarca yıl önce de benzer yorumlar yapılıyordu. (Afrikalıları bu tür utanç verici açıklamalardan tenzih ederiz):

Alman ulusal meclisinin 1920'de duyurduğu bir ortak bildiride “Bu vahşiler Alman kadınları için korkunç bir tehlikedir” uyarısında bulunuldu. 1920'lerde ‘Mein Kampf’ı yazan Adolf Hitler, Alman toprağındaki Afrika topluluğunu, beyaz halkı “kültürel ve politik zirveden” devirmeyi amaçlayan bir Yahudi komplosu olarak tanımlayacaktı.

Bugün hiçbir mantıklı insanın Nazilerin garip ve saçma fikirlerini kabul etmeyeceği açıktır ancak bu tip kötü fikirler geri dönmenin bir yolunu bulmuşa benziyor. Amerikalı siyasi aktivist Du Bois'in 1900'lerde gözlemlediği gibi, beyazlık bir kez daha sahte bir dine mi dönüşüyor?

Batı dünyası, geçmişinin günahları ve hatalarının üstesinden geldiğini iddia ediyor. Şimdi modernizmin, özgürlüğün ve arzu edilen her şeyin merkezi olduğunu iddia ediyor. Peki gerçekten öyle mi?

Bu olaylar, tarihin her döneminde, ahlakına güvenilmez ve tartışmaya açık yargılara sahip insanların olacağını gösteriyor. Ancak, günümüz nesillerinin bir avantajı var. Dünya, ırkçılığın çılgınlığına en son teslim olduğunda neler olduğu gördü. Çılgınlık dalgalarının milyonlarca insanı nasıl yuttuğunu gördü. Bu insanlar daha önce ne kadar sağduyulu olmuş olsalar da, ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, çirkin önyargının, bağnazlığın nasıl korkunç ve düşünülemez suçlara neden olduğunu gördü. Dolayısıyla, eğer bu tecrübeye rağmen, benzer bir nefret dalgasının bizi yutmasına izin verir ve bu utanç verici tarihin kendini tekrar etmesine izin verirsek, bunun mazereti olmayacaktır. Bu kez bu, kasıtlı olarak yapılmış bir hata olacaktır.

Adnan Oktar'ın BERNAMA (Malezya), GIDSS (Amerika) ve Jefferson Corner'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/en/features/news.php?id=1464057

http://gidss.com/content/horrific-return-racism-or-was-it-always-there

http://www.jeffersoncorner.com/the-horrific-return-of-racism-or-was-it-always-there/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/273158/terk-edilemeyen-irkcilik-belasihttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/273158/terk-edilemeyen-irkcilik-belasihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_the_horrific_return_of_racism_or_was_it_always_there2.jpgSat, 21 Apr 2018 16:13:20 +0300
Kadın Haklarının Geleceği için Umut Verici Gelişmeler

Endonezya’da, başörtülü bir grup genç kızın müzik yaptığı heavy metal grubu Voice of Baceprot, uluslararası çapta dikkat çekti ve kadınların eşitliği konusunda güçlü bir mesaj verdi. Üç genç kızın cesurca haklarını savunmaları ve hayatlarını istedikleri gibi yaşamaya hakları olduğunu göstermeleri etkileyiciydi. Kadınların kendilerine ne yapmaları ya da nasıl yaşamaları gerektiğinin söylenmesine ihtiyaçları olmadığını gösteren güçlü bir mesaj verdiler. Erkek ve kadının eşit yaratıldığını ve her ikisinin de kendi kararlarını almaya eşit şekilde hakları olduğunu hatırlattılar.

Gösterdikleri meydan okuma umut verici ancak binlerce yıl sonra dünyada hâlâ bir kadın düşmanlığı hakimiyeti olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Akıl almaz olsa da, bugün pek çok ülkede kadınlar hala göz önünde olmaması gereken, baştan çıkaran tehlikeli varlıklar olarak görülüyor. Ne yazık ki, bu tutum İslam coğrafyasında daha yaygın çünkü bazı çevreler bu korkunç tutumu İslam'a atfetmeye çalışıyorlar. Bu çirkin iddiaların tam tersine, Allah Kuran'da kadınların son derece değerli varlıklar olduğunu, erkeklerin ve kadınların eşit olduğunu açıkça belirtmektedir. Aslında, Allah tüm yükleri ve zorlukları erkeğe yüklerken, kadınların her zaman saygı görmesini, sevilmesini, değer verilmesini ve korunmasını sağlamıştır.

Buna rağmen İslam ülkelerinin çoğunda cinsiyet ayrımcılığı hakimdir. Çoğu zaman bu kadın düşmanları, onlara zulmetmenin ülkelerini zayıflattığını fark etmezler. Halbuki, bir ülkenin refah ve kalkınma durumu, o ülkede kadınlara gösterilen saygı düzeyi ile doğrudan ilişkilidir. Kadın düşmanı toplumlar istisnasız olarak geri kalmış, uygarlaşamamış toplumlardır. Kadınlara yapılan baskı bu ülkeleri çöküşe sürüklemektedir. Bugün, kadınları en fazla baskı altına alan ülkelerin, sivil kargaşalar bir yana sürekli olarak, eğitim alanında problemlerle uğraşmaları ve sanat, teknoloji, bilimde geri kalmaları şaşılacak bir şey değildir.

Ancak bu koşullar altında, İslam coğrafyasında iyiye doğru yavaş da olsa bir dönüşüm gerçekleşiyor. Örneğin Türkiye'de, az sayıda sözde alimin kadına yönelik şiddeti teşvik eden ve kadının daha aşağı ve erkeğin malı olduğunu ileri süren bazı ifadeleri ortaya çıktığında, Türk halkı çok sert bir tepki gösterdi. Ancak en güçlü tepki, Kuran'da kadın düşmanlığına kesinlikle yer olmadığını ve Kuran'ın dinde tek rehberimiz olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Sn. Tayyip Erdoğan’dan geldi. Bu, Türk devleti tarafından İslam'a atfedilen tüm kadın düşmanı eğilimlere resmi olarak son veren inanılmaz derecede önemli bir kilometre taşıydı. Cumhurbaşkanımızın ayak izinden giden Diyanet İşleri Başkanı da dine atfedilen tüm kadın düşmanı söylem ve ifadeleri resmen reddettiklerini söyledi.

İslam dünyasında, özellikle bu değişimin en çok ihtiyaç duyulduğu yerlerde, benzer umut verici gelişmeler yaşanıyor. Örneğin, uzun zamandır kadınlara karşı gerçekten utanç verici uygulamalar yapan bir ülke olan Suudi Arabistan'da, şaşırtıcı ve olumlu bir değişim yaşanıyor. Bu yıl ilk kez Suudi kadınlar Uluslararası Kadınlar Günü'nü kutladı ve triatlonlar düzenledi. Ayrıca, kadınların araba kullanmalarına izin verildi ve sürücü ehliyeti almak için bir erkek vasinin iznine tabi bırakılmadılar. Öte yandan, 2017'den beri stadyumlara girmelerine izin verildi. Bazı Suudi üniversiteleri, kadınların spor programları için onlara mekan temin etti. Ayrıca kısa bir süre sonra kadınlar, babaları veya kocalarının izni gerekmeksizin okula gidebilecek ve çalışabilecekler. Bunlar, dünyadaki birçok kadının düşünmek zorunda olmadığı konular ama Suudi kadınları için bir devrimi temsil ediyor.[i]

İran umut verici değişiklikler gösteren bir başka ülke. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Ruhani'nin Bakanlar Konseyi'nde hala kadın bulunmasa da, kendisi önemli pozisyonlara çok sayıda kadın atadı ve şu anda başkan yardımcılığı, büyükelçilik gibi görevlerde bulunan pek çok kadın bulunuyor. [ii]

Bunlar, İslam dünyasında gerçekleşen yavaş ama sağlam değişimin sadece birkaç örneği. Bunlar çok önemli gelişmeler. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi, kadınlara baskı yapılması sadece kadınlara değil, tüm topluma yönelik bir tehdittir. Kadın nüfusa baskı yapan hiçbir ülke uygarlaşamaz. Bu nedenle, İslam ülkelerinin böyle adımlar atmaya devam etmeleri çok önemlidir. İnşaAllah bu gelişmeler herkes için özgürlük ve eşitliğin olduğu yeni bir çağ açacak ve hiç kimsenin kadınları kontrol etmeye ya da boyun eğdirmeye çalışmadığı bir gelecek getirecektir.

 


[i] http://gulfnews.com/news/gulf/saudi-arabia/saudi-activist-sees-real-change-in-women-s-rights-1.2189992http://www.dw.com/en/womens-rights-in-saudi-arabia-a-timeline/g-40709135

[ii] https://www.reuters.com/article/us-iran-politics/iranian-president-names-three-women-to-government-posts-after-criticism-idUSKBN1AP1PB

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post’da (Endonezya) yayınlanan makalesi:

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/272989/kadin-haklarinin-gelecegi-icin-umuthttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/272989/kadin-haklarinin-gelecegi-icin-umuthttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jakarta_post_adnan_oktar_promises_for_the_future_of_women_s_rights_2.jpgWed, 18 Apr 2018 16:15:18 +0300
Günden Güne Güçlenen Türkiye-Rusya Kadim Dostluğu

Astana barış sürecinin üç garantör ülkesi Rusya, Türkiye ve İran liderleri Sayın Putin, Sayın Erdoğan ve Sayın Ruhani geçtiğimiz hafta Ankara'daki zirvede biraraya geldi. Toplantı, önceden takvime bağlanmış olmakla birlikte Sayın Putin'in seçim zaferi sonrası ilk dış gezisini Türkiye'ye yapması bakımından da ayrıca anlamlıydı.

Rusya, Türkiye ve İran basınında kapsamlı yer alan üçlü zirve aynı zamanda tüm dünyanın dikkatlerini de üzerine topladı. Suriye'nin geleceğinde çok önemli belirleyici rol oynayan Astana sürecinin son oturumunda liderlerin en önemli vurgusu ülkenin egemenliği ve toprak bütünlüğünün sağlanması, bölgedeki terörist unsurların etkisiz hale getirilerek krizin siyasi yöntemlerle çözüme kavuşturulması yönündeydi. Üç ülkenin bu konudaki işbirliğinde kararlı olduklarının, ilerde de geri adım atmayacaklarının altı çizildi.

Gerçekten de Suriye'de yıllardır dökülen kanın durdurulması yönünde bugüne kadar en somut barışçıl adımlar, ancak bölgenin en güçlü üç aktörü Rusya, Türkiye ve İran'ın devreye girmesiyle atılabildi. Ateşkeslerin, çatışmasızlık bölgelerinin hızla gerçekleşmesini, terörist unsurların büyük ölçüde ve "gerçek anlamda" etkisiz hale getirilmesini sağladı. Buna karşın, yıllardır sürünceme, oyalanma ve çözümsüzlüğün diğer adı 'Cenevre Suriye Görüşmeleri'nin başarısızlığı ortada.

Tüm bunlar barış ve çözümün, Türkiye, Rusya ve İran öncülüğündeki bölgesel güçlerin insiyatifi ele almasıyla sağlanabileceğinin açık bir göstergesi. Suni gerekçelerle son 30 yıldır bölgede haksız işgal ve çıkar politikaları güden, ekonomik ve siyasi sömürü projeleri uğruna yıkım, katliam, bölünmüşlük ve parçalanmışlıktan başka bir şey getirmeyen güçlerin değil...

Rusya devlet televizyonu Rusya 1 TV'nin, "tarihi", "iki ülkenin en büyük yakınlaşması" şeklindeki ifadelerle aktardığı Sn. Putin’in Ankara ziyareti her fırsatta iki ülkeyi birbirine düşman yapmaya çalışan, başta İngiliz derin devleti olmak üzere bir kısım  derin odaklara da önemli bir mesaj taşıyordu.

Zira, yakın geçmişte Türkiye-Rusya yakınlaşma girişimlerinin sonuçlarının ağır olduğunu unutmamak gerek: Örneğin, eski Başbakan Adnan Menderes'in, Rusya ziyaretinin hemen öncesinde 27 Mayıs 1960'ta devrildiğini... Yine eski Başbakanlardan Süleyman Demirel'in, Türkiye üzerinden kalkan U-2 casus uçaklarının Rusya’yı dinlemesini yasakladığı ve Seydişehir Alüminyum Tesisleri ve İskenderun Demir Çelik ile Aliağa Rafinerisi’ni Ruslara yaptırdığı için 12 Mart’ta devrildiğini...

Ancak Sayın Erdoğan ve Sayın Putin’in güçlü liderlikleri ve aralarındaki sağlam dostluk sayesinde söz konusu derin odaklar bu kez liderleri devirmeyi başaramadılar. İki ülkenin büyük bir ivmeyle tırmanan dostluk ve işbirliğinde gelinen son nokta, yaklaşık iki asırdır bölgenin gizli eli İngiliz derin devleti öncülüğünde sürdürülen sinsi provokasyon ve düşmanlaştırma politikalarının iflas ettiğinin bir ilanıydı.

Son dönemde aynı çevrelerin, gerek Rusya ve Sayın Putin'e gerekse Türkiye ve Sayın Erdoğan'a yönelik sürdürdükleri kara propaganda da bu kirli politikaların can çekiştiğinin bir göstergesi. Bundan böyle, uluslararası kamuoyu Türkiye, Rusya ve İran arasında olması gereken en doğal ve meşru komşuluk ilişkilerini, dostluk ve yakınlaşmaları, işbirliği ve ittifakları engelleme girişimlerini  bir yana bırakarak bu gerçekle yaşamasını öğrenmelidir. Nasıl ki ABD'nin Kanada'yla olan sıcak komşuluk ilişkilerinden, İngiltere'yle olan ittifak ve işbirliğinden rahatsızlık duymuyorsa...

Türkiye'nin bir NATO ülkesi olması, coğrafi ve stratejik bağları olduğu kadim komşuları Rusya'yla veya İran'la iyi ilişkiler içinde olmasına hiçbir biçimde bir engel değildir. Nitekim Türkiye, son dönemde İngiltere'nin başı çektiği ve NATO ülkelerinin destek verdiği Rusya'ya yönelik baskı ve yaptırım kampanyalarına hiçbir zaman katılmadı. NATO'lu müttefiklerinin yaptığı gibi Rus diplomatları ülkesinden gönderme kararları almadı.

Yine, geçtiğimiz hafta Sayın Erdoğan ve Sayın Putin'in temel atma törenine Ankara'dan telekonferansla katldıkları Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesini Rusya üstlendi. Dahası, Türkiye'nin bir NATO üyesi olarak Rusya'yla yaptığı ezber bozan S-400 hava savunma sistemi anlaşması, NATO ülkelerinin şaşkınlık dolu bakışları altında gerçekleşti.

Buna karşın, 15 Temmuz darbe girişiminde birçok NATO ülkesi sessizlik içinde sonucu beklerken, hatta bir kısmı darbecileri destekleyen doğrudan ya da imalı demeçler, mesajlar verirken Sayın Erdoğan'a en net ve kararlı destek ifadesi Sayın Putin'den geldi. Türkiye'nin, güney sınırında İngiltere-ABD işbirliğiyle konuşlandırılmış YPG/PKK terör yapılanmasını temizlemeye yönelik operasyonlarında yine en büyük destek Rusya'dan geldi. Sayın Putin, Türk savaş uçaklarına Suriye hava sahasının açılması talimatını vererek Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarında bölgeyi teröristlerden temizlemesine yardımcı oldu.

Elbette tüm bunlar Türkiye'nin Batı'ya, NATO'ya sırtını döndüğü anlamına gelmiyor. Yalnızca,  Türkiye'nin şahsiyetli, bölgesel hak ve sorumluluklarının bilincinde, sorunların çözümünde komşularıyla sıkı ittifak ve dayanışma içinde etkin rol almada, bölge çıkarlarını gözeten akılcı ve barışçıl politikalar geliştirmede kararlı olduğunun bir göstergesi. Bu anlamda Türkiye-Rusya dostluk ve işbirliği sağlıklı uluslararası ve komşuluk ilişkileri bakımından da güzel bir örnek teşkil ediyor.

Her iki ülkenin birbirlerinin çıkar ve hassasiyetlerine saygı gösteren akılcı ve sağduyulu politikaları da bu dostluk ve yakınlaşmayı pekiştiren önemli bir faktördür. Bu açıdan Türk-Rus ilişkileri, farklı ittifak veya birliklere bağlı komşu ülkelerin karşılıklı saygı, dostluk ve anlayış çerçevesinde son derece başarılı ilişkiler geliştirebileceği, ortak politikalar yürütebileceğini gösteren güzel bir modeldir.

Türk-Rus ilişkilerinin sürekli gelişerek özlenen düzeye gelmesinde Sayın Putin ve Sayın Erdoğan arasındaki samimi diyalog ve dostluğun belirleyici rolünü de akıldan kesinlikle çıkarmamak gerekir. İki lider arasındaki bu sıcak dostluk Rusya ve Türkiye dostluğunun da önemli bir sembolü haline gelmiştir.

Elbette, bu durumun emperyalist derin devlet mekanizmasının hiç işine gelmediğini, yüzyıllardır aşama aşama tesis ettiği küresel sömürü düzenine tehdit olarak gördüğünü söylemeye bile gerek yok. Ve bu düzeni koruyabilmek için de tehdit olarak gördüğü unsurlara karşı gerekli gördüğünde maddi, manevi her türlü akıl almaz insanlık dışı yöntemleri izleyebileceği de tarihi bir gerçek.

Bu açıdan, bu iki değerli ve tarihi liderin büyük bir titizlikle koruyup kollanmaları, sağlıkları, güvenlikleri için her türlü tedbirin alınması, Türk ve Rus halklarının bu önemli şahsiyetlere her yönden sahip çıkmaları, her fırsatta kendilerine destek verdiklerini, yanlarında olduklarını hissettirmeleri, vurgulamaları son derece hayati bir konu.

Adnan Oktar'ın Pravda'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/13-04-2018/140734-russia_turkey-0/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/272985/gunden-gune-guclenen-turkiye-rusyahttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/272985/gunden-gune-guclenen-turkiye-rusyahttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_ever_growing_long_standing_Turkish_Russian_relationship2.jpgWed, 18 Apr 2018 00:26:12 +0300
Tarihin En Büyük İnsanlık Ve Savaş Suçlarından "Irak İşgali"

Bundan 15 yıl önce, Bağdat saati ile 20 Mart 2003'te ABD ve İngiltere öncülüğündeki çok uluslu askeri koalisyon Irak'ı işgal harekatını başlattı. Öne sürülen ana gerekçe, (sözde) ülkede geliştirilmekte olan kitle imha silahlarının yok edilmesiydi. Ayrıca, Saddam Hüseyin'in diktatörlük rejimine son verilip Irak'ta demokrasi ve insan haklarının tesis edilmesi de işgalin temel gerekçeleri arasında gösteriliyordu. Bu nedenle işgal, "Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu" olarak da adlandırıldı.

Operasyon öncesinde, dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a, 2001-2003 yılları arasında Tony Blair'in Irak'a karşı savaş bahanesi olarak kullanmak üzere kendisine servis ettiği MI6'in gerçek-dışı istihbarat raporlarını dayanak alan bir dosya hazırlandı. Bu dosyayla, BM ve koalisyon ülkelerini Irak'ta sözde kitle imha silahları olduğuna ikna ederek işgalin başlatılması hedefleniyordu.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, 5 Şubat 2003'te BMGK'ya yaptığı konuşmasında MI6’in dezinformasyonuna dayalı olarak hazırlanan dosyadaki uydurma Konsey'e aktardı.

Bush da operasyondan 2 gün önce ABD halkına yaptığı TV konuşmasında gerçek dışı bilgilerden oluşan aynı rapora dayanarak şunları söylüyordu :

"Tehlike açıktır: Irak'ın yardımıyla elde ettikleri kimyasal, biyolojik veya, bir gün, nükleer silahları kullanarak teröristler bilinen emellerine ulaşacak ve ülkemizde ve diğer ülkelerdeki binlerce veya yüzbinlerce masum insanı öldüreceklerdir... Bunu önlemek için her şeyi yapacağız... Dehşet günü gelmeden önce, harekete geçmek için çok geç olmadan önce bu tehlike yok edilecek..."

MI6’in sunduğu sözde delillere rağmen Güvenlik Konseyi ortada yeterli ve geçerli kanıt olmadığı için harekatı onaylamadı. İşgal, Güvenlik Konseyi kararı olmadan, uluslararası hukuk alenen çiğnenerek başlatıldı.

9 yıl süren işgal boyunca, Irak'ta hiçbir kitle imha silahının izine rastlanmadı. Nitekim, İngiliz hükümetinin atadığı, Irak Araştırma Komisyonu'nun 7 yılda hazırlayıp 6 Temmuz 2016'da yayınladığı 12 ciltlik Irak  (Chilcot) Raporu da bu gerçeği resmen ortaya koydu.

Kuşkusuz Saddam tarihin gördüğü en gaddar diktatörlerden biriydi ve halkına amansız eziyet yapıyordu. Ancak işgal sonrasında Irak halkı, Saddam döneminde olduğundan kat kat büyük felaketlerin içine sürüklendi. Çok büyük zulüm, işkence ve haksızlıklara maruz kaldı. Dünyanın en zengin 4. büyük petrol rezervlerine sahip Irak, dünyanın en yoksul ve perişan toplumu haline geldi. İstikrarsızlık, güvensizlik, korku ve terör tüm ülkeyi sardı. Başa gelen yönetimlerde yolsuzluk, rüşvet, zimmet, devleti soyma gibi suistimaller dev boyutlara ulaştı. Irak halkının yüz milyarlarca dolarlık serveti işgalci güçler ve onların bazı yerli iş birlikçilerinin kasalarına aktı.

ABD'de yaşayan Iraklı yazar Sinan Atoon, geçtiğimiz ay New York Times'ta yayınlanan "15 Yıl Önce Amerika Ülkemi Yok Etti" başlıklı makalesinde, "Irak'ın Saddam yönetiminde olduğundan daha kötü olabileceğini hiç düşünmemiştim, ama ABD'nin başardığı ve Iraklılara bıraktığı buydu." demekteydi.

İşgal nedeniyle hayatını kaybedenleri sayısını kimse kesin hesaplayamıyor. En gerçekçi tahminlere göre bu sayı 1 milyonun üzerinde... İngiliz The Lancet isimli tıp dergisi, yalnızca 2006 Haziran'ına kadar şiddet sonucu ölen sivillerin sayısının 600.000’e ulaştığını belirtiyor.

Irak'ın işgaliyle başlayan yıkım ve felaket süreci zincirleme olarak tüm bölgeyi kuşattı. Arap yarımadasından Afrika'nın derinliklerine kadar uzanan, savaşlar, isyanlar, katliamlarla dolu bir ateş ve kan denizi oluştu. Radikal terör görülmemiş boyutlara ulaştı. Irak'ı işgal gerekçelerinden gösterilen El-Kaide, işgalle birlikte tam olarak bölgeye yerleşti. Yine, işgal sırasında doğan katliam makinesi IŞİD radikal terörü dünya çapında genişletti. Şii ve Sünniler arasında mezhepsel ayrımcılık kışkırtılarak suni ihtilaf ve düşmanlıklar türetildi, mezhep çatışmaları, iç savaşlar körüklendi.

"Büyük Ortadoğu" dizayn projesinin önemli adımlarından biri olan Irak'ın işgaliyle sağlanmak istenen ortam da gerçekte buydu.

Sonuçta, savaş ve askeri işgal yöntemleriyle Ortadoğu'da barış, demokrasi, huzur ve güvenlik ortamının sağlanamayacağı, terörün yok edilemeyeceği bir kez daha görüldü. Bu tür müdahalelerin yapıldığı Afganistan, Libya, Suriye, Yemen, vs... gibi ülkelerde durum öncekinden çok daha kötü bir hale geldi.

Şiddet politikalarının zararları işgalci ülkelere de yansıdı. Irak işgalinde ABD, resmi rakamlara göre 4 binden fazla askerini kaybetti, binlercesi yaralandı, binlerce asker ülkesine döndüğünde bunalım ve intihara sürüklendi. Irak ve Afganistan işgalleri ABD'ye toplam 6 trilyon dolara maloldu. 6 trilyon dolar, Ortadoğu'yu dev bir enkaz yığını ve toplu mezarlığa dönüştürmekten başka işe yaramadı. Yapılması gereken mücadelenin terörün zihniyetiyle olduğunu tüm dünya gördü. 6 trilyon dolar insanların eğitimi, bilinçlendirilmesi, ekonomik kalkınma ve ilerleme için kullanılmış olsaydı bugün çok başka bir dünyada yaşıyor olurduk.

Kuşkusuz bu felaketlerin nedeni hakkında Müslümanların da düşünmesi gereken hususlar var. Müslüman coğrafyasının büyük bölümüne hakim olan, Kuran'a bütünüyle aykırı hurafe, gelenek ve kabile kültürlerinin bir sentezi olan "bağnaz din anlayışı" felakete davetiye çıkaran en büyük etken.

Çağdaşlığa, modernliğe kapalı, kadınları ikinci sınıf gören, onların en temel hak ve özgürlüklerini gaspeden, kalite, sanat ve estetiğe düşman, bilimi, teknolojiyi, gelişmeyi, ilerlemeyi, açılımı reddeden bağnaz zihniyet radikalizmin de beslendiği en büyük kaynak. Dikkat edilirse işgale maruz kalan ülkeler genellikle hep hurafeci anlayışın etkisinde kalarak kadına değer vermekte yetersiz kalmış, demokrasiyi ve özgürlükleri kökleştirememiş ülkeler oluyor. Bağnazlığın etkisinde olan ülkeler, kendi ayakları üzerinde duramaz bir görünüm vermelerinin yanı sıra, güçsüz ve yönlendirilebilir bir görünüm de veriyorlar ve devlet sistemi bir türlü güçlenemiyor. Oysa özellikle terör ve işgallerin hüküm sürdüğü ülkelerde devlet sisteminin ve milli yapının çok güçlü olması gerekir. Bunu sağlamak için Islam ülkelerinin birbirlerine destek olmaları ve hurafe sistemlerini ortadan kaldıracak, İslam'ın özünü yaşayacak ve bu şekilde hem devlet anlamında, hem milli anlamda gelişecek bir yapıyı oluşturmaları gerekiyor.

Ancak bu zihniyetle mücadelenin yolu hiçbir zaman hava bombardımanları, tanklar, tüfekler değil. Tanklarla içinden çıkılmaz kan gölüne dönen ortam, Kuran Müslümanlığının öğretilmesi ve anlatılmasıyla çok kısa sürede barışa ve huzura kavuşabilir.

Bölünmeyi, ihtilafı, düşmanlığı teşvik eden bağnazlık yerine sevgi, merhamet, kardeşlik, demokrasi, ifade özgürlüğü, birlik ve beraberliği öğütleyen Kuran'a dönülmesi İslam dünyasının en acil ve hayati ihtiyacı. Kuran'ın emrettiği elbirlik bir dayanışma, yardımlaşma ve işbirliği ruhu ve her düşünceden her inançtan insana hürriyet sayesinde en çaresiz görünen İslam ülkeleri, Müslüman toplulukları dahi en ileri refah, zenginlik, huzur, güvenlik ve mutluluk düzeyine erişebilir.

Adnan Oktar'ın New Straits Times'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2018/04/355815/six-trillion-dollar-grave

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/272983/tarihin-en-buyuk-insanlik-vehttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/272983/tarihin-en-buyuk-insanlik-vehttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_six_trillion_dollar_grave2.jpgWed, 18 Apr 2018 00:16:58 +0300