BAGNAZLIK.COMhttp://bagnazlik.combagnazlik.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 bagnazlik.com 1BAGNAZLIK.COMhttp://bagnazlik.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Türkiye terörden ne öğrendi?

Ortadoğu zorlu bir coğrafyadır. Dört bir yanı ateşler içinde olan Türkiye, bu zorlu coğrafyanın sorumluluğu ve misyonu büyük olan ülkesidir. Bu nedenledir ki, geçmişten bugüne, gerek üstlendiği misyonu gerekse jeopolitik önemi nedeniyle çok badireler atlatmıştır.

Darbeler ve terör, Ortadoğu'nun uzun yıllardır ayrılmaz parçası olduğu gibi, ne acıdır ki Türkiye'nin de ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye'nin 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşadığı darbe girişimi, hem terör örgütleri hem de Türkiye'nin yüzleştiği hain derin yapılanmayı görmek açısından önemli bir ders olmuştur. Bu girişim sonucunda Türkiye, sadece dışarıdan rengini ve çizgisini belli etmiş terör örgütleriyle değil, FETÖ gibi, içte yapılanmış münafıkane terör örgütleriyle de yüzleşmesi gerektiğini ciddi şekilde anlamıştır.

O tarihten bu yana devam eden Türkiye'deki OHAL, bu derin hain yapılanmanın tüm detaylarını ortaya çıkarmak amacını taşıyor. Ordudan polise, yargıdan siyasete, medyadan ekonomiye kadar hemen her hayati kurumun içine yerleşmiş olan bu örgüt, sadece Türkiye'yi yönetenlere yönelik değil, Türk halkına yönelik de büyük bir öfke barındırdığını, darbe girişimi sırasında yaklaşık 250 kişiyi şehit ederek kanıtlamıştı. Bu da gösteriyor ki, Türkiye'nin karşı karşıya geldiği terör sorunu hiçbir zaman küçük çaplı olmadı.

FETÖ örgütünün, yaklaşık 40 yıldır Türkiye'nin güneydoğusunu ele geçirmek için Türkiye sınırları içinde saldırılar düzenleyen PKK terör örgütü ile bağlantısının olması sürpriz olmadı elbette. 2014 yılında başlatılan, Stalinist PKK terör örgütü ile masaya oturmaya dayalı "çözüm süreci", PKK'nın silahları bırakmasını, bunun karşılığında ise çeşitli imtiyazlar elde etmesini öngörüyordu. Aynı dönemde bu konuyla ilgili yaptığımız yorumlarda ısrarla üzerinde durduğumuz muhtemel tehlikeler şunlardı:

  1. Sadece silahına güvenen Stalinist bir terör örgütü asla silah bırakmaz.
  2. Silah bırakıp ülkeden ayrılma vaatleri gerçekleşmeyecektir, sadece hasta ve sakat teröristler ülkeden gönderilecek, kadro yenilenecektir. Fakat bu aşamada terör örgütü ülkeyi terk ediyor görünümün verilecektir.
  3. Terör örgütü üyeleri şehirlere inecek ve buralarda mevzilenip şehir yapılanmaları oluşturacaklardır.
  4. Bu yöntemle silah bırakmış görünecek ama silah tehdidi altında şehirlere tümüyle yerleşip bölgeyi hakimiyeti altına alacaklardır.

Durumun bahsettiğimiz sırayla şekillenmeye başlaması sonucunda Türk hükümeti uyarılarımızı dikkate almış ve ani bir manevrayla çözüm sürecini durdurmuştur. Bir kısım ülkelerde terör örgütleriyle mücadelede uzlaşı yöntemi kullanılmış olabilir. Ancak bu yöntem, Türkiye'deki PKK sorunu için çözüm getirecek bir yöntem kesin olarak değildir. Bunun en önemli ve başlıca sebebi, PKK terör örgütünün, anarşist komünist bir devlet kurma arzusunda olmasıdır. Bunun için toprak talep etmekte, Türkiye'den ayıracağı bu topraklar üzerinde oluşturacağı kızıl komünist sistemi, tüm dünya çapında yaygınlaştırmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla böyle bir terör örgütü, ancak ve ancak kendisine toprak verildiği müddetçe anlaşmaya yanaşacaktır. Böyle bir ihtimal ise Türk milleti ve hükümeti nezdinde imkansızdır.

Peki, eğer silahlı mücadele istenen sonucu vermiyor ve masaya oturmak mevzu bahis olmuyorsa, bu konu çözümsüz müdür? Elbette değildir. PKK sorunu, her terör sorunu gibi ideolojik bir konudur. PKK kapsamında insanların ellerine silah almalarının sebebi, Stalinist ideolojidir. Her ne kadar Suriye'de, PYD yapılanması altında (PKK ile PYD aynıdır) –Amerika'ya yaranmak adına– farklı bir görünüm çizmeye çalışsalar da, temel ideoloji daima anarşist komünizm olmuştur. Dolayısıyla, bu grupları anarşizme ve komünizme sürükleyen ideolojik sebepler iyi araştırılıp bütün bunlara bilimsel cevabın verilmesi gerekmektedir. Bunun için hem bilimsel cevapların verilebileceği yolların iyi tespit edilmesi hem de milli şuuru gelişmiş bir gençlik yetişmesi gerekmektedir. Türkiye'de, 15 Temmuz darbe girişiminde bu milli şuur oldukça cesur bir şekilde kendini göstermiş olsa da, gençlere yönelik bu yönde bir eğitim politikasına ciddi şekilde ihtiyaç vardır.

Aynı durum FETÖ yapılanması için de geçerlidir. FETÖ, genel olarak emirleri bir kısım gizli dış mihraklardan almış olan ve onların talepleri doğrultusunda şekillenen bir terör örgütüdür. Onların hedeflerini uygulamış ve bölünüp parçalanmış bir Türkiye istemiştir. Elbette yapılanmanın haince olması, durumu hem Türk hükümeti hem de Türk halkı nezdinde daha da zorlaştırmaktadır. Ancak bundan sonra bu tip saldırılarla yüzleşmemek için Türkiye'nin atması gereken ciddi ve önemli adımlar vardır. Türkiye'ye ihanet edenlerin Türkiye'nin kendi içinden çıkan kişiler olması, bu kişilerin nasıl ve hangi yöntemlerle yönlendirildiklerinin sorgulanmasına yol açmıştır. Kolay yönlendirilen ve vatan haini haline gelen insanlar, genellikle milli duyguların güçlenmediği, yancı karakterinin rahatça gelişebildiği ortamlarda yetişirler. Bunun için ideolojik anlamda misyonu olan bir gençliğin yetiştirilmesi, ülkede bu yönde bir atak yapılması önem taşımaktadır.

Terör, bir ideoloji sorunudur. Eğer bir insan ya da topluluk, eline silah alıyor ve fikrini dayatmaya çalışıyorsa, yanlış ve oldukça tehlikeli bir ideolojiye bel bağlamış ve buna tutkuyla inanmıştır. Aldatılmıştır. Ancak aldatıldığının farkında değildir. Çünkü ona, ideolojisinin yanlışlığının bilimsel delilleri hiçbir zaman sunulmamıştır. Özellikle Türkiye gibi Ortadoğu'nun merkezinde medeniyetlerin köprüsü olan bir ülkenin, ideolojik bilinçlendirme yönünde girişimde bulunması elzemdir. Türkiye'de PKK'nın yaklaşık 40 yıldır varlığını sürdürebilmesinin, FETÖ gibi vatan haini örgütlerin ortaya çıkabilmesinin tek sebebi bu konudaki ciddi eksikliktir.

Terör örgütleri denince, elbette, onların beslenmelerini ve güçlenmelerini sağlayan dış faktörlerin de üzerinde durmak gerekmektedir. Bu da, ayrı bir yazıda işlenmesi gereken bir konudur.

Adnan Oktar'ın Eurasia Review'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://www.eurasiareview.com/16012018-what-has-turkey-learned-from-terrorism-oped/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/269158/turkiye-terorden-ne-ogrendi-http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/269158/turkiye-terorden-ne-ogrendi-http://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/eurasia_review_adnan_oktar_what_has_Turkey_learned_from_terrorism2.jpgWed, 17 Jan 2018 12:06:27 +0200
Ortadoğu Terörünün Hedef Aldığı Hristiyanlar

Ortadoğu ve Anadolu, Hristiyanlığın doğduğu topraklardır. Hz Meryem (as) ve ailesi bu topraklarda yaşamıştır. Hz. Yahya (as), bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda şehit edilmiştir. Hz. İsa (as) bugünkü Filistin’de, Berthelem şehrinde doğmuş ve yine bu topraklarda Allah tarafından göğe yükseltilmiştir. Bu bölge, aynı zamanda Musevilerin kutsal topraklarıdır. Dünyadaki en eski kiliseler, Church of Nativity, the Church of Resurrection, Church of All Nations, Ortadoğu topraklarındadır. Hristiyanlığın kurucu azizleri, Hristiyanlığı bu topraklarda yaygınlaştırmışlardır. Bugün birçok Hristiyan, Anadolu’da Aziz Paul’un ayak izlerini takip ederek Hristiyanlığın kuruluş dönemlerini anmaktadır. İzmir bölgesindeki Meryem Ana Evi, Hristiyanların hac merkezlerinden biridir. Arap Yarımadası, İsrail toprakları, Suriye, Lübnan, Filistin, Irak ve Anadolu, her üç dinin merkezidir. Hiçbir siyasi görüş, hiçbir politik yapı, hiçbir terörist grup bu tarihi gerçeği değiştirebilecek güce sahip değildir.

Yüzyıllar boyunca bölgeye üç dinin barış mozaiği hakim olmuştur. Bu dönemde kutsal topraklarda din adına savaş yaşanmamıştır. Osmanlı Barışı (Pax-Ottomana) olarak adlandırılan bu dönem, Syces-Picot Antlaşması ile Ortadoğu’nun emperyalist devletler arasında paylaşılmasına kadar devam etmiştir. I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Fransa ve İngiltere bölgeyi işgali etmiş, bir yandan Museviler ve Müslümanlar arasında nefret tohumları ekilirken, bir yandan yapay sınırlar ve kukla iktidarlarla bölge hakimiyeti kurulmuştur. İşgalcilere karşı ayaklanmaya çalışan her grup, acımasızca ezilmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın ardından, yine çeşitli dış müdahaleler ile Museviler ile Müslümanlar, 70 yıl devam edecek olan bir ateş sarmalına kapılmışlardır. Milliyetçi ve mezhepçi ideolojilerle de Müslümanlar birbirlerine düşürülmüş, bu büyük fitne, İslam toplumunu çepeçevre kuşatmıştır. 21. yüzyıla gelindiğinde artık bütün bölge yangın yeri halindedir. Birkaç on yıl içinde milyonlarca masum Müslüman can vermiş, İslam dünyasının büyük devletleri birbiri ardına yıkılmıştır. Bu şiddet ortamının bir başka mazlumu da bölgede yaşayan Hristiyanlardır.

Ortadoğu’daki Hristiyan nüfus her geçen gün azalmaktadır. Hristiyan Araplar, Asuriler, Ermeniler, Melkitler, Maroniler, Koptiler topraklarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Ortodoks Hristiyanlık, bölgede adeta yok olma aşamasına gelmiştir. Kalan bir avuç Hristiyan ise korku içinde bir hayat sürmektedir. Hristiyanlar, radikal örgütler ve baskıcı iktidarların hedefindedir. Bölgedeki provakatif eylemlerin hedeflerinden biri Hristiyanlar olmaktadır. Son birkaç yılda Mısır'da onlarca kilise yakılmış veya bombalanmıştır. Yüzlerce Hristiyan bu terör eylemlerinde can vermiştir. 2003 yılında 1.4 milyon olan Iraklı Hristiyan sayısı bugün 300.000’lere düşmüştür. Keldani, Süryani ve Nasturi köyleri yakılıp yıkılmış, Hristiyanlar kendi ülkelerinde mülteci konumuna gelmiştir.

Suriye, kuşkusuz, Ortadoğu’daki savaş ateşinin en yoğun olduğu yerdir. Bugün, Suriye Hristiyan toplumu, rejim ile aylıkçı grupların arasındaki çatışmanın ortasında kalmıştır. Özellikle Humus ve Lazkiye kentlerinde çapraz ateş arasında kalan birçok kilise yıkılmıştır. Suriye Hristiyanlarının tarihi, Aziz Paul’a kadar dayanır. 2000 yıllık bu toplumun iç savaş öncesi 2.000.000 olan nüfusu, bugün yüzbinlerle ifade edilir hale gelmiştir.

Suriye’nin kuzey bölgesi, Hristiyan toplumun merkezlerindendir. Bu bölge, Kürt, Arap ve Türkmen ağırlıklı bir demografiye sahiptir. İç savaşın yayılması ile birlikte PYD bölgede defacto bir kanton kurmuştur. PYD, Kuzey Suriye’de komünist bir devlet kurmak arzusunda olduğundan, bölgedeki Kürtleri, Arapları ve Türkmenleri baskı altında tutmaktadır. Bölgedeki Hristiyan Nasturiler de PYD’nin baskısı altında yaşam mücadelesi vermektedir. Birçok Hristiyan köyü yakılıp yıkılmıştır. Halk göçe zorlanmış geride bıraktıkları malları ise terör örgütü ve yandaşları tarafından yağmalanmıştır. Kamışlı şehrinde var olma savaşı veren Hristiyanlar da birçok kez PYD militanlarının silahlı saldırısına uğramıştır. Özellikle 2017 başından itibaren bölgede PYD saldırılarında can veren oldukça fazla sayıda Hristiyan olmuştur. PYD, Kamışlı şehrini sözde kantonun başkenti ilan etmiştir. Şu anda da, Kamışlı’daki 50.000 Hristiyan’ın yaşam hakkını ellerinden almaya çalışmaktadır.

Hristiyan toplum her fırsatta dış dünyaya seslerini duyurmaya çalışmaktadır. PYD'nin mallarını gasp ettiğini, silah zoruyla vergi aldıklarını ve gençlerinin PYD saflarında savaşmaya zorlandığını anlatmaktadırlar. Dünya Aramiler Konseyi Başkanı Johny Messo, komünist PYD’nin bölgeyi ele geçirme politikalarını ve terör örgütünün ABD silahlarını masum Hristiyanlara karşı kullandığını röportajlarında sürekli olarak dile getirmektedir. Yine geçtiğimiz günlerde 18 Ermeni ve Nasturi kuruluş, PYD’nin Hristiyanlar üzerindeki baskıcı politikalarını protesto eden bir ortak deklarasyon yayınlamışlardır. Hristiyan toplumunun bu feryatları, ne acıdır ki, Batı dünyasında yeteri kadar yankı bulmamaktadır.

PYD, başta ABD olmak üzere koalisyon güçleri tarafından şımartılmaktadır. Silah ve para desteği almakta, saldırgan politikalarına göz yumulmaktadır. ABD, dünyanın yeni bir komünist teröre doğru sürüklenmekte olduğunu fark edememektedir. PYD/PKK’nın 40 yıllık tarihleri boyunca tek yaptıkları, başta kendi halkları olmak üzere yollarına çıkan her millete zulmetmek olmuştur. Batı, bu komünist teröristleri müttefik olarak görerek ateşle oynamaktadır. Terörist örgütlerin yandaş veya dost olamayacağını görememektedir. Suriye’de silahlı bir örgütün devletleşmesi, bölgede hiç dinmeyecek yeni bir savaşın fitilini ateşleyecektir. Bundan en çok zarar görenler de masum Hristiyanlar, Müslümanlar, Museviler, Araplar, Kürtler, Türkmenler, kısaca bölge halkı olacaktır. Böyle bir ateşin kıvılcımı, tüm dünyaya kısa sürede sirayet edebilir. İşte bu nedenle, terör örgütlerinin paralı asker olarak kullanılıp silahlandırılması politikası, bir an önce son bulmalıdır.

Müslümanlara düşen görev ise, kendi aralarında ve mazlum Hristiyanlarla birlik olup, bölgede hem Müslümanlara hem de Hristiyanlara yönelik bu zulmü durdurmak olmalıdır.

Adnan Oktar'ın News Rescue'da yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/christians-targeted-middle-east-terrorism/#axzz542ZVazW7

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/269067/ortadogu-terorunun-hedef-aldigi-hristiyanlarhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/269067/ortadogu-terorunun-hedef-aldigi-hristiyanlarhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_Christians_targeted_by_MiddleEast_terrorism2.jpgTue, 16 Jan 2018 09:00:56 +0200
Yeni Bir Küresel Aktör Olarak Google

Bünyesinde 70 binden fazla çalışanı var,

ABD'de en çok indirilen 10 mobil uygulamasının beşinin sahibi,

Halka arzı sırasında 85 dolardan işlem gören hisseleri 600 dolara kadar yükseldi,

Mobil ve dijital reklam gelirlerinde en çok pay hak eden şirket,

2017 yılında mobil kısımdan elde edeceği gelirin 50 milyar doları bulması bekleniyor.

Bu bilgiler dünyanın önde gelen teknoloji firmalarından birisi olan Google’a ait. Pek çok ülkede şubesi var ve internet üzerindeki ürünleri ticari değerinin ötesinde bir anlam taşıyor. Google, bugün çeşitli şekillerde tüm dünyayı değiştirebilecek kadar büyük bir etki yaratıyor. Bu özelliği ile artık sadece bir teknoloji ülkesi olarak kalmıyor aynı zamanda küresel bir aktör olarak da kabul görüyor.

Uluslararası ilişkiler sektörünün üzerinde en çok durduğu konulardan birisi “aktör” kavramıdır. Uluslararası ilişkilerde bağımsız karar alabilme ve bağımsız hareket edebilme kabiliyetine sahip birimlere aktör denmektedir. Devletler, bireyler, ulusal baskı ve çıkar gurupları, uluslararası örgütler, ulus üstü örgütler uluslararası ilişkilerin en bilindik aktörleridir. Farklı tiplerde ve organizasyonlarda olmalarına karşın tüm aktörlerin ortak noktası ise diğer aktörlere etki edebilme özelliklerinin olmasıdır. Google da, tıpkı General Motors, IBM, Exxon-Mobil, Shell, Unilever ve Microsoft gibi küresel aktörlerden birisi olarak kabul ediliyor.

Google, sadece bir arama motorundan ibaret değil, farklı alanlarda çok sayıda servis ile hizmet veriyor. Google internet sitelerine ait istatistikleri incelemede Google Analytics, ücretsiz çevrim içi posta uygulaması Gmail, belge düzenleme paketi Google Docs, farklı dillerdeki insanların iletişimini sağlayan Google Çeviri, internet tarayıcısı Google Chrome, sosyal medya ağları Youtube ve Google plus,  dünyayı 3 boyutlu görüntüleyen Google Earth ile yeryüzündeki çok geniş bir kitleye çok çeşitli imkanlar sunuyor.

Google bir teknoloji firması ama servislerinin yol açtığı bir sosyal boyutu da var. Örneğin Google Earth ile bir şehirdeki ormanlık alanı gözlemleyebilir ve geçen zamanla şehirleşme nedeniyle ormanın ne kadarının tahrip edildiğini ölçebilirsiniz; veya bir ülkenin güvenlik kuvvetleri ile halk arasındaki çatışmayı canlı olarak izleyebilirsiniz. Üstelik paylaşılan bilgiler, belgeler ve videolar için yapılan yorumlar bir anda kitleleri yorumcu haline getirebilir, yeni toplumsal hareketleri organize edebilir.

Günümüzde online verilerin kolayca ve hızlıca ulaşılabilir olması, vatandaşların ve devlet dışı aktörlerin güç kazanmasına yol açıyor. Ulusal hükümetler, uluslararası bürokratlar ve geleneksel siyasal elitler aleyhine küresel sivil toplumu güçlendiriyor.

Daha düne kadar ülkelerin ana haber kaynakları hükümetlerdi. Dolayısıyla, hükümetler kendilerine hangi bilgiyi sunarsa ajanslar sadece onları kamuoyuna sunabiliyorlardı. Bugün siber çağda ise insanlar, haber ve bilgiye hükümetlere rakip olacak kalitede, hızda ve miktarda sahip oluyorlar. Bu sayede STK’lar, düşünce kuruluşları ve çeşitli çıkar grupları hükümetlerin uygulamalarını daha çok ve daha etkin sorgulayabiliyorlar. Çevre, küresel yoksulluk, kamu sağlığı, kişisel haklar ve özgürlükler gibi uzmanlık konularında hükümet dışı kuruluşlar artık çok daha etkili.

Bu anlamda Google’ın dünyada demokrasi ve insan haklarına önemli bir katkı sunduğunu söylemek mümkün. Ancak ortaya çıkan görüntü maalesef pespembe değil. Google’un aracılık ettiği bilgi çeşitliliği aynı zamanda önemli bir eleştiri konusu. İnternet kalite kontrolün olmadığı bir mecra. Dileyen dilediği bilgiyi düzenleyip tüm dünyaya sunabiliyor. Özellikle siyasi bir konuyu araştırırken Google’ın sunduğu bilginin güvenilirliğini bilmek mümkün değil. Dahası Google’ın sunduğu arama sonuçlarının bir gayeye göre listeleyip listelemediği de anlaşılabilir değil.

Eğer bu özelliği dikkate alınacak olursa Google, siyasal radikalizm, ırkçılık, pornografi ya da dinsel bağnazlığın en büyük dağıtımcısı olduğu bile söylenebilir. Şüphesiz Google da bunun farkında ve gerekli kontrol mekanizmalarını kurma çabası içinde. Ancak internette 1 milyar web sitesinin olduğu düşünülürse bunun pek de kolay olmayacağı açık.

Google bilgi dağıtırken aynı zamanda kullanıcılarının da bilgilerini topluyor. Bu bilgiler kişilerin resimlerinden, siyasal eğilimlerine, yazın nereye gittiklerinden hangi yemekleri sevdiklerine kadar çok çeşitli bilgiler içeriyor. Bu yönüyle Google’ı dünyanın en büyük istihbarat firması olarak düşünmek hiç de yanlış değil. Bu bilgilerin ne kadarı kiminle paylaşılıyor? Bu, günümüzün en önemli sorularından birisi ve maalesef net bir cevabı da yok. İşte bu nedenle birçok ülke kendi arama motorunu, kendi mail servislerini kurarak koruma kalkanı kurma ihtiyacı hissediyor.

Bir diğer eleştiri ise Google’ın yeni nesle etkisi ile ilgili. Bu kişilerin iddialarına göre Google, bilgiden bilgiye atlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle de gençlerin düşünme ve öğrenme yeteneklerine zarar veriyor ve onların odaklanma yeteneğini yok ediyor.

İnternet dünyası, bir kısım sakıncaları içinde barındırsa da, gerçekte çok önemli gelişmelerin kapısını açabilecek önemli bir dünya. Öyle ki, bugün sosyal medya ve internet ile ulaşılabilen bilgi hazinesi, kitlelerin zihinlerini etkileyecek güce sahip durumda. Bu silahın iyi kullanılması, dünyada önemli dengelerin değişmesine vesile olabilir. Bu önemli kitle gücü, barışın mantığının ve gerekliliğinin yaygınlaşması için kullanılabilir. Nefret kitleleri propaganda ve telkin ile yaratılmıştır; aynı yöntemler sevgi ve dostluğun yaygınlaşması için kullanılabilir. Bunun için sadece internette kullanılan dilin değişmesi dahi kafidir. Google gibi büyük internet platformları bunu sağlayacak güce sahiptir. Günümüzün savaşlarının, katliamlarının, sömürülerinin ve acımasızlığın kaynağı olan propaganda, çok rahat bir şekilde olumlu telkinler için kullanılabilir. Unutulmamalıdır ki, insan ruhu olumlu fikre ve bunu kabullenmeye daha açıktır. Google gibi platformlar, tüm yeteneklerini ve imkanlarını, dünyayı şekillendiren kitleleri değiştirmeye yönlendirmeli; mutlu, özgür ve barış içinde milletler oluşturabilmeli; olumsuz tüm zincirleri kırabilmelidirler.

Adnan Oktar'ın The Pioneer'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/sunday-edition/agenda/opinion/google-an-emerging-global-actor-in-the-internet-world.html

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/269063/yeni-bir-kuresel-aktor-olarakhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/269063/yeni-bir-kuresel-aktor-olarakhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_pioneer_adnan_oktar_google_an_emerging_global_actor_in_the_internet_world_2.jpgTue, 16 Jan 2018 08:35:28 +0200
Eski Dost Mısır ile Yeniden...

Siyaset hassas bir mecradır. Kimi zaman sert, kimi zaman acımasızdır. Dostluklar arasına siyaset kavramı girince, siyasetin bu sert yüzü oldukça zedeleyici olabilir. İşte bu nedenledir ki, gerçek dostlukları siyasetin soğuk yüzüyle karşılaştırmamak gerekir. Gerçek dostlar, mutlaka aralarındaki sorunları dostlukla çözmeli, "siyasi çıkar" gibi soğuk yüzlü kelimeleri geride bırakmalıdırlar.

Türkiye ve Mısır, geçmişten bu yana bir elmanın iki yarısıdır. İttifakları siyasi çıkarlara değil, kardeşliğe dayanır. Neredeyse her Mısırlının Türkiye ile, hemen her Türkün ise Mısır ile bir akrabalığı, bir yakınlığı, bir bağı vardır. Kardeşlik üzerine kurulan bu ittifak, sadece iki ülke adına değil tüm bölge adına önem teşkil eder. Bu nedenledir ki, Türkiye ve Mısır, ittifaklarını ve dostluklarını asla lekelememesi gereken iki ülkedir.

2016 yılında Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım'ın Mısır ile ilişkilerin çözüme kavuşması yönünde verdiği demecin ardından geçtiğimiz yıl, iki ülke adına küçük de olsa olumlu adımların atıldığı bir yıl oldu. Mısır Dışişleri Bakanı Sameh Şükri’nin Ahbar El Yevm gazetesinde yayımlanan Türkiye’ye yönelik olumlu açıklamaları, dünyada ses getirdi. Şükri, iki ülke arasındaki ilişkilerin normale dönmesine ilişkin temennisini dile getirerek "Şüphesiz Türk ve Mısır halklarını birbirine bağlayan çok şey var. İki halk arasında güçlü ilişkiler, akrabalıklar ve ortak miras söz konusu. Dolayısıyla ilişkilerin normale dönmesini umuyoruz. Mısır buna her zaman açıktır." ifadelerini kullanmıştı. Bu ifadeler kuşkusuz iki ülke nezdinde de oldukça olumlu karşılandı. İki kardeş ülkenin gereğinden uzun süren küskünlüğünü ortadan kaldırma yönünde atılmış son derece olumlu bir adımdı.

Bir Türk gazetesine konuşan Al Ahram gazetesi Yayın Yönetmeni Muhammed Sabreen ise karşılıklı saygı çerçevesinde Türkiye ile ekonomik ve diğer alanlarda iyi ilişkilere sahip olmak istediklerini belirterek, "Bunun için herhangi bir şartımız yok. İki ülke arasında olması gerektiği gibi eşit ilişkiler talep ediyoruz. ... Mısır, Türkiye’ye karşı kapıları tamamen kapatmış değil. İki ülkenin çıkarları doğrultusunda bir anlaşmaya varılabilir." ifadelerini kullanmıştır. İki ülkenin çıkarları, menfaati, refahı ve kalkınması elbette önemli bir hedeftir. Fakat asıl önemli olan bu iyi ilişkileri dostluk çerçevesinde yeniden yapılandırmaktır.

Sabreen'in, "Bu anlaşmada basın/yayın organları, karşılıklı ilişkilerin kurulması anlamında olumlu bir rol oynayabilir ve devletlerin masaya oturması için zemin hazırlayabilir. Türk halkı bizim kardeşlerimiz. İyi ilişkiler istiyoruz." şeklindeki oldukça olumlu açıklaması oldukça pozitif ve umut vericidir. İki ülke halkı, zaten geçmişten beri dostluk çerçevesinde bir arada olmanın özlemini duymaktadır. Basın-yayın organları da bu sesi dünyaya duyurmayı ve iki ülke politikacılarını harekete geçirmeyi kendilerine düstur olarak görmelidirler.

Türkiye ve İran uzmanı Beşir Abdel Fattah ise, Müslüman ülkeler arasında çatışma yaratılmaya çalışıldığını, bölgenin Sünni-Şii ayırımına doğru sürüklenmek istendiğini belirterek şu sözleri söylemiştir: "Mısır; Türkiye ve İran’la sorunlar yaşandığının farkında, ancak bu durumun ülkelerimizi düşman yapmayacağını da biliyor. ... Türkiye ve İran, Mısır’ın düşmanı olmamalı. Acilen ilişkileri normalleştirmeliyiz. ... Türkiye, İran ve Mısır arasında birlik, sorunları çözer."

Fattah'ın bu açıklamaları özel bir öneme sahiptir. Türkiye ve Mısır, sadece kardeşliklerinin bir tezahürü olarak değil, bölgenin selameti için de birlik olmak zorundadırlar. Bölgede ciddi anlamda bir parçalama politikası sürüp gitmekte ve Fattah'ın dikkat çektiği şekilde Sünni-Şii kavgası teşvik edilmektedir. Bu çabanın tek amacı İslam camiasını güçsüz kılabilmektir. Bölgenin iki kadim ülkesi Türkiye ve Mısır, buna kesin olarak izin vermemelidir. Bu sorumluluk, bu iki önemli ülkenin üzerindedir. Sadece kendileri için değil, bölgedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların hatta gayri Müslimlerin rahat yaşayabilmesi ve terör, şiddet ve yıkım politikalarından onları korumak için bu ittifak gerekmektedir.

Nitekim Mısır'da camilere ve kiliselere yapılan hain saldırılar, sadece Müslümanların değil, her dinden tüm insanların korumaya muhtaç konumda olduğunu göstermektedir. Bu korumayı gerçekleştirmek için bölgede ittifak şarttır. Bu ittifak, bölgedeki tüm ülkeleri kapsamalı ve İslam dünyasına yapılması planlanan saldırılar bu ittifak vesilesi ile durdurulmalıdır. Bölgede gelişecek böyle bir ittifakın nasıl bir güç oluşturacağını kuşkusuz herkes bilmektedir. Gereksiz küskünlüklerle bu fırsat kaybedilmemeli, Türkiye ve Mısır bu konuda hemen harekete geçmelidir. Özellikle Türkiye, Mısır halkının tümünü kucakladığını göstermeli ve hissettirmelidir. Mısır halkının bu konudaki şüpheleri dindirilmelidir.

Son dönemde Kudüs ile ilgili gelişmeler ve Suriye sorunun getirdiği gerilim, iki ülkenin ittifakın gereğini daha iyi anlamasına vesile olmuştur. Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri'nin, İslam İşbirliği Teşkilatı olağanüstü Kudüs toplantısına katılmak üzere Türkiye'ye gelmesi önemli bir pozitif adımdır.

Mısır Silahlı Kuvvetleri Araştırmalar Merkezi eski müdürü Tümgeneral Cemal Mazlum, “Suriye’nin çıkarları, Türkiye ile anlaşmazlıklarımızdan daha önemlidir. Mısır, taraflarından birinin Türkiye olacağı görüşme masasına oturmakla asla tereddüt etmez.” ifadelerini kullanmıştır. Böyle de olmalıdır. Sıkıntı içinde olan bölge ülkelerinin kendi imkanlarıyla düzelme imkanı mümkün gözükmemektedir. ABD'nin yeni politikası, İsrail-Filistin barışını askıya almıştır. Bütün bu gerçekler, söz konusu çözümlerin –olması gerektiği gibi- bölgenin temel ülkeleri arasındaki ittifakla gerçekleşebileceğinin net işaretidir. Bu konuda tereddüt, bölgede daha fazla insanın kanının akmasına neden olmakta, terör örgütleri kendileri için daha fazla imkan ve saha bulabilmekte, Ortadoğu daha geniş çaplı şekilde kabusa dönüşmektedir. Bunun sorumlusu olmaktansa, bir an önce bu ateşi dindirecek bir dostluk ateşi alevlendirilmelidir.

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets'de (Mısır) yayınlanan makalesi:

https://egyptianstreets.com/2018/01/14/together-with-our-old-friend-egypt-once-again/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/269059/eski-dost-misir-ile-yenidenhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/269059/eski-dost-misir-ile-yenidenhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_together_with_our_old_friend_Egypt_once_again2.jpgTue, 16 Jan 2018 08:08:53 +0200
Ekonomik Küreselleşme Herkese Refah Sağlamıyor

Marco Polo 700 yıl kadar önce Çin’in ürünlerini İpek Yolu ile İtalya’ya getirirken küresel ekonominin öncülüğünü yapıyordu. O zamandan bu yana ülkeler arası ticaretin gelişimi ile ekonomideki küreselleşme hızla yaygınlaştı. Artık günümüzde bir firmanın, bulunduğu ülke dışında başka bir ülkede üretim yapması ve ürünlerini üçüncü ülkelerde satışa sunması hiç de şaşırtıcı değil.

Küresel ekonomi bu kadar yaygınlaşınca ülke politikalarını, devletler arası ilişkileri, uluslararası hukuku ve toplumsal dinamikleri de etkiler hale geldi. Peki dünya çapında bu derece geniş etkiler doğuran ekonomik küreselleşme insanlara refah sağladı mı?

Bu soruya küreselleşme taraftarlarının ve karşıtlarının cevapları farklı oldu. Liberal ekonomik anlayışı savunanlar piyasalardaki rekabet ve kar hedefinin dünyadaki kaynakların en verimli şekilde dağılmasını sağlayacağını savundular. Onlara göre ekonomik küreselleşme refah seviyesini arttırmak için bir fırsattı. Çünkü ekonomik küreselleşmenin en büyük avantajı oyunun kazananlarla kazananlar arasında olmasaydı.  Bir diğer iddiaları ise küreselleşmenin zengini daha zengin fakiri de daha az fakir yapacağıydı.

Küreselleşmecilerin bu iddiası şöyle bir varsayıma dayanıyordu: Büyük sermayeli bir firma, üretim için işçilik maliyetleri daha düşük olan az gelişmiş ülkeleri tercih edecekti. Bu sayede az gelişmiş ülkelerin kronik sorunu olan işsizlik de ortadan kalkacaktı. İşsizliğin azaldığı bu ülke zamanla gelişmeye başlayacaktı. Kağıt üstünde oldukça makul görünse de gerçek tablo iyimser değildi.

Birçok çok uluslu, küresel çapta popülaritesi olan markalaşmış şirket ucuz iş gücü sağlamak amacıyla, taşeronlar vasıtasıyla Çin, Endonezya, Fildişi Sahilleri gibi ülkelerde üretim yaptı. Ancak iddia edilenin aksine üreticiler bu ülkelerdeki mevcut koşulların daha da kötüleşmesine neden oldular.

Jeff Ballinger isimli aktivist 1991 yılında Endonezya'da dünyanın en ünlü spor ayakkabı markalarından birinin çalışanlarına düşük ücret ve kötü çalışma koşulları sunduğunu belgelediği bir rapor yayınladı. Rapora göre firmanın taşeronları Endonezya'nın asgari ücretinden daha düşük bir ücretle çalıştırarak istismar ediyorlardı.[i] Spor firması da bu sayede karına kar katıyordu. Üstelik, Endonezya’da spor ayakkabıların üretiminde çocuk işçiler de kullanılıyordu. Dahası, bir dikiş hatası yüzünden fabrikada çalışmakta olan kadınlar görevliler tarafından ayakkabılarla dövülüyor ve bu cezalandırma rutin haline getiriliyordu.[ii]

Ekonomik küreselleşmede yaşanan suistimal örneklerinden biri de Fildişi Sahilleri’nde gözlemlenmişti. Ailelerinden kaçırılarak ya da bizzat aileleri tarafından satılarak çocuk istismarcılarının eline düşen çocukların topladığı kakaolar ile dünyanın en ünlü gıda markasına çikolatalar üretildi. Üstelik 15 yaşından küçük çocuklar, gıda şirketinin çocuk işçiliğini sona erdirmeyi taahhüt etmesinden bu yana on yıl geçmesine karşın çalıştırılmaya devam edildi.[iii]

Küreselleşen ekonomi, sömürücü zihniyet tarafından yönetildiği her devirde az gelişmiş ülkeler için refah değil sorun kaynağı olmuştur. Bu konuda başka örnekler de vermek mümkün... İngiliz The Guardian Gazetesi’nde Nisan 2017’de yayınlanan Afrika’daki uluslararası tütün firmaları ile ilgili “Tehditler, zorbalık, davalar: tütün endüstrisinin Afrika pazarındaki kirli savaşı” başlıklı haberde dünyanın en büyük tütün firmasının sekiz Afrika ülkesinde sigara içmeyi önleme amacıyla düzenlenmiş mevzuatın uygulanmasını durdurmak veya hafifletmek amacıyla tehdit ve zorbalık içeren yöntemler kullandığı anlatılıyor.[iv] İngiliz The Independent Gazetesi ise dev tütün firmalarının Afrika’daki faaliyetlerini şöyle anlatıyor:  

Tütün firmaları gelişmekte olan ülkelerdeki gevşek piyasa kurallarından faydalanarak avantaj sağlıyor. Saldırgan şekilde sigara kullanımını gençler arasında özendirirken, avukatlar, lobi grupları ve dikkatlice seçilmiş istatistikleri kullanarak Batı’daki endüstriyi ezmeye teşebbüs eden hükümetleri sindiriyorlar.[v]

Benzer olumsuzlukları Afrika’da faaliyet gösteren uluslararası madencilik firmalarında görmek de mümkün. Bu firmalar, büyük gelirler sağlamalarına karşın devlete çok az vergi ödüyor.[vi] Çalışanlarının büyük bölümünü kendi ülkelerinden istihdam ediyor, kullanacakları mal ve hizmetlerin büyük bölümünü yine ülkelerinden satın alıyor.[vii] Dolayısıyla, o devletin ekonomisine, istihdam sektörüne neredeyse hiçbir katkıda bulunmadığı gibi, ülke halkına ait trilyon dolarlık doğal zenginlikleri çok gülünç bedellerle kendi servetine katıyor. O zenginliklerin gerçek sahipleri ise her geçen gün daha da fakirleşiyor. Açık bir sömürü düzeni tüm dünyanın gözleri önünde insanları ezmeye devam ediyor.

Elbette karşımıza çıkan bu olumsuz örneklerle ilgili küreselleşen ekonomi kavramını tek başına suçlayamayız. Ülkelerin uluslararası ticaret hacimlerinin, üretimin, devletler arası karşılıklı yatırım ve istihdam kapasitelerinin artırılması, toplumların atıl işgücü potansiyelinin ekonomiye kazandırılması küresel ekonominin tüm insanlığın fayda ve refahına sunabileceği imkanlar. Ama görülen o ki bu avantajlardan faydalanabilmek için dürüst ve güvenilir yöneticiler, sömürü ve suistimale izin vermeyecek bir uluslararası hukuk düzeni olmazsa olmaz faktörler.

 

[i] Max Nisen, Bussines Insider, How Nike Solved Its Sweatshop Problem, 9 Mayıs 2013, http://www.businessinsider.com/how-nike-solved-its-sweatshop-problem-2013-5
[ii] İrfan Özfatura, Sıradan Atlet, Sıra Dışı Tüccar Phil Knight, Türkiye Gazetesi Haziran 2009. 
[iii] Joe Sandler Clarke, Child labour on Nestlé farms: chocolate giant's problems continue, The Guardian 2 Eylül 2015, https://www.theguardian.com/global-development-professionals-network/2015/sep/02/child-labour-on-nestle-farms-chocolate-giants-problems-continue
[iv] Sarah Boseley, Threats, bullying, lawsuits: tobacco industry's dirty war for the African market, Nairobi 12 Nisan 2017, https://www.theguardian.com/world/2017/jul/12/big-tobacco-dirty-war-africa-market (Erişim tarihi: 8 Kasım 2017)
[v] Emily Dugan, The Unstoppable March of the Tobacco Giants, 28 Mayıs 2011, http://www.independent.co.uk/life-style/health-and-families/health-news/the-unstoppable-march-of-the-tobacco-giants-2290583.html
[vi] Mark Curtis,  Britain’s New Africa Empire, Huffingtonpost 26 Temmuz 2016 http://www.huffingtonpost.co.uk/mark-curtis/britain-africa-development_b_11191728.html
[vii] Mining Online, Britain’s New African Empire 20 Şubat 2017, http://www.miningafricaonline.co.za/index.php/mining-features/mining-in-africa/3057-britain-s-new-african-empire

Adnan Oktar'ın Cape Argus'ta (Güney Afrika) yayınlanan makalesi

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/268514/ekonomik-kuresellesme-herkese-refah-saglamiyorhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/268514/ekonomik-kuresellesme-herkese-refah-saglamiyorhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/cape_argus_adnan_oktar_economic_globalisation_a_code_for_exploitation2.jpgThu, 11 Jan 2018 14:24:40 +0200
İran Protestolarının Arkasında Ne Yatıyor?

İran'daki protestolar, 28 Aralık 2017'de gıda fiyatlarındaki ani artış ve ülkenin genel finansal politikaları üzerine patlak verdi. Protestocular ilk olarak, dini, manevi kimliği ve İmam Reza Türbesine ev sahipliğiyle bilinen, ülkenin ikinci büyük şehri Meşhed’de toplandı. Protestolar daha sonra ülke genelinde birçok şehre yayıldı. Bankalara ve belediye binalarına yapılan saldırılarla şiddete dönüşen ayaklanmalar, arkasında bazı kayıplar bırakarak 4 Ocak tarihinde sona erdi.  

İran'ın seçilmiş hükümetinin her zaman yanında olacağımız ve hükümeti zayıflatma ya da İran'da parçalanmaya neden olacak herhangi bir girişim ve harekete karşı olduğumuzun bilinmesi önemlidir. Söylemeye gerek olmadığı üzere, demokratik ülkelerin tüm vatandaşlarının demokratik gösteriler düzenleme hakkı vardır. Aynı Cumhurbaşkanı Ruhani'nin belirttiği gibi İran vatandaşları da endişelerini dile getirme hakkına sahiptir. Sayın Ruhani, Press TV'de bir başka önemli açıklamada daha bulundu: "Biz özgür bir milletiz ve anayasa ile vatandaşlık haklarına göre halk, eleştiri ve itirazlarını dile getirme noktasında tamamen özgürdür."[1]

Özgür ülkelerin yasalarında kitle protestoları düzenlemenin yasal bir hak olarak tanımlandığı doğrudur. Nitekim Türk kanunu da şöyle der: “Herkes, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir."[2] Ayrıca, bu tip protestolarda bazı temel ilkelerin korunması gerekir; başkalarının hak ve güvenliği ihlal edilmemeli ve yasalar ve düzen korunmalıdır. Bu hükümler muhafaza edilmediğinde ve protestolar şehrin bir bölgesinin işgaline dönüştüğünde, kontrol edilemeyen unsurların bu tür eylemlerin bir parçası olması muhtemeldir. Örneğin son yıllarda bu tip protestolar nedeniyle Tunus, Yemen, Mısır, Libya ve Ukrayna'da rejimler devrildi, Ürdün, Umman, Fas, Kuveyt ve Lübnan'da hükümetler değişti ve Suriye'de iç savaş başladı. Yine, Irak, Bahreyn, Sudan, Cezayir'de sosyal barış ve düzen ciddi şekilde akamete uğradı.

Protestocuların gündeminden çok farklı gündemleri olan bazı yabancı istihbarat ajanları ve azınlık gruplar, söz konusu toplumun savunmasızlığından yararlanmaya ve kitlelere sızmaya çalışırlar. Örneğin, İngiliz derin devleti olarak bilinen uğursuz yapı, Ortadoğu için planlar hazırlıyor ve Astana Barış Görüşmeleri aracılığıyla bölgede dökülen kanı durdurmak için gösterdikleri başarılı çabalarından dolayı İran, Rusya ve Türkiye gibi bölgenin güçlü ülkelerine karşı komplo kurmak için aktif olarak çalışıyor. Bu kuruluşun ana yöntemlerinden biri, halkı hükümetlerine karşı provoke etmektir ki bu, ayrılıkçı şiddet veya darbe girişimleriyle ülkelerin bölünmesine yol açacaktır.

Bu tip yöntemler kullanıldı ve bazıları başarısız oldu. İlk olarak 2009’da İran’da, aynı yıl yapılan başkanlık seçimlerinde reformist adayların sahtekarlık iddiaları, değişim talep eden kalabalıkları sokağa döktü. Bu "Yeşil Hareket", 1979 İslam Devrimi'nden bu yana İran'da yaşanan en büyük sivil kargaşa olarak değerlendirildi. Dini lider Ayetullah Hamaney, turuncu veya kadife devrim adına bu fikri hayata geçiren Amerikalı milyarder George Soros'u 2009 yılına ait isyanlara müdahale etmekle suçladı.[3] Soros’un Polonya, Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna'da yönetimlerin devrilmesine katkıda bulunan çeşitli gençlik örgütlerine parasal destek verdiği bilinen bir gerçektir.[4] Ayrıca, Brookings Enstitüsünün, 2009 Haziran ayında İran hakkında hazırladığı "İran'a Hangi Yol? İran'a karşı yeni bir Amerikan stratejisi için seçenekler" adlı rapor dikkat çekicidir." Bu raporda şöyle söylenir: "... İran rejiminin ortadan kaldırılması için en açık ve en makul yöntem, 1989 yılıyla birlikte Doğu Avrupa'da birçok komünist hükümeti deviren ‘kadife devrimler’ çizgisinde bir halk devrimini teşvik etmek olacaktır.” [5] 'Turuncu' ve 'kadife' terimleri imajı yumuşatmak ve insanları bu olayların barışçıl protestolar olduğuna inanmalarını sağlamak için tasarlanmıştır. Oysa kulağa masum gelen isimlerine rağmen, bu devrimler her zaman yıkım, kan ve acı getirdiler. Soros’un bizzat kendisi, Amerikan Üstünlüğü Hayali adlı kitabında bu yöntemi bir taktik olarak nasıl kullandığını itiraf ediyor: “... , hükümeti düşman olan ülkelerde çalışmak daha ödüllendirici olabilir. [Düşman ülkelerde] özgürlük alevini canlı tutmak için sivil toplumu desteklemek önemlidir. Hükümet müdahalesine direnmek suretiyle, vakıf halkı devletin otoritesini kötüye kullandığı konusunda uyarabilir.” [6]

Göstericilerin başlangıçta Gezi Parkı'nın rekreasyon alanı olarak kalmasını istediği, daha sonra garip bir şekilde hızla ülkenin diğer şehirlerine yayılan ve hükümetin düşmesini isteyen silahlı bir ayaklanmaya dönüşen 2013 Gezi olaylarıyla, Türkiye de kadife devrimlerden payına düşeni almıştır.  Ülkelerini koruyan vatansever Türk vatandaşları tarafından bertaraf edilen 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi de Türkiye’ye karşı yapılan başka bir komploydu. İran ve Rusya, bu felaketin başından itibaren daima Türkiye'nin yanında oldular.

Bu tür ortalığı karıştıran sonuçlar, son on yılda popüler olan sosyal medyanın kullanılmasıyla gerçekleşmiş olabilir. Sosyal medya, 2009 Yeşil Hareketi'nde, 2013 Gezi Parkı olaylarında ve yakın zamanda İran’daki protestolarda olduğu gibi, gösterilere katılmaları düşünülen kitlelerin örgütlenmeleri, harekete geçirilmeleri ve ajite edilmelerinin bir aracı haline gelir. İran ile ilgili bu eğilimler hakkında tweet atanların yabancı ülkelerden olması bu olayların İngiliz derin devlet tarafından organize edildiğini kanıtlıyor. Bu, İngiliz derin devletinin klasik taktiğidir ancak insanlar bu oyunun farkında olduğundan artık işe yaramıyor.

Türkiye ve Rusya'nın, İran'da karışıklık çıkarmak için oynanan oyunları bozmak için uyanık olması hayati önem taşıyor. Diğer Müslüman ülkeler de İran'daki olaylara tepkisiz kalmamalı ve bu tür gösteriler şiddet eylemlerine dönüşmeden hareket etmelidirler. Öte yandan, İran, barışçıl protestocuların ekonomi ve istihdam yönündeki taleplerine, vatandaşları için daha iyi bir yaşam standardı sağlamak için cevap vermelidir. İran'ın, ülkenin kadınlara yönelik konservatif kıyafet kurallarının ihlalinde verilen cezaları hafifletilmesine dair son açıklaması son derece memnuniyet vericidir. Kadınlar toplumun önemli bir kesimidir ve hükümet dahil olmak üzere birçok göreve iştirak etmek için daha fazla haklara sahip olmalıdırlar. Ayrıca bu, nüfusun neredeyse dörtte birini oluşturan gençlerin ekonomik sıkıntılarını dile getirebilmeleri ve resmi çalışanların diyalog yoluyla ihtiyaçlarını karşılaması için olumlu bir gelişme olacaktır.

 

[1] https://www.nytimes.com/2017/12/31/world/middleeast/iran-protests.html

[2] Law on Assembly and Demonstration Marches, Article 3

[3]  https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/05/iran-khamenei-warning-election-unrest-2017-vote.html

[4] Kjetil Fosshagen, "Arab Spring: Uprisings, Powers, Interventions", Berghahn Books, 2014, pp. 13-14

[5] https://www.brookings.edu/wp-content/uploads/2016/06/06_iran_strategy.pdf

[6] The Shadow Party: How George Soros, Hillary Clinton, and Sixties Radicals Seized Control of the Democratic Party, David Horowitz and Richard Poe, p. 231

Adnan Oktar'ın Pravda'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/10-01-2018/139658-iran_protests-0/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/268504/iran-protestolarinin-arkasinda-ne-yatiyorhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/268504/iran-protestolarinin-arkasinda-ne-yatiyorhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_what_lies_beneath_Iran_protests_2.jpgThu, 11 Jan 2018 12:57:40 +0200
Küresel Isınma Dünyayı Daha Yaşanabilir Bir Yer Kılmaya Engel mi?

Dünya, kendi kendine yetmesini sağlayan doğal ve dengeli bir sisteme sahiptir. Yeraltı su kaynakları, topraktaki elementler, atmosferdeki oksijen ve karbondioksit oranı, canlı türlerindeki çeşitlilik dünyanın sahip olduğu mükemmel dengenin muhafaza edilmesini sağlar. Bu dengede hiçbir bozulma olmaz, ta ki bir dış müdahale gerçekleşene kadar.

Bir ev düşünün; evin camlarının büyüklüğü, duvarlarındaki ısı yalıtımı ve evi ısıtmak için kullanılan yakıt miktarı ev halkının rahatlıkla yaşayabileceği ölçülerde olsun. Birinin gelip evin camlarını kırması ve ısınma sisteminin ayarını bozmasıyla birlikte bu ev ideal koşullarını muhafaza edemez hale gelecektir. İşte şu an Dünyamızın durumu da tam olarak bu şekilde. Küresel ısınma, tarım alanlarının yanlış kullanımı, israf gibi faktörler nedeniyle Dünyamızdaki denge de bozulmakta.

Son 100 yıl içinde Dünyada ortalama hava sıcaklığı 0.7 derece yükseldi. Bu yükselmenin ana nedeni sera gazları olarak isimlendirilen CO, CO2, NO ve NO2 gazlarıdır. Sera gazları, özellikle de karbondioksit, Dünya üzerine dev bir battaniye gibi yayılarak Dünyayı ısıtır. Petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımı, egzoz gazları ve ormanların azalması sera gazlarının atmosferde artmasına neden olur. Yayınlanan bir raporda bugünden itibaren atmosfere herhangi bir sera gazı emisyonu salınmasa dahi, küresel sıcaklığın gelecek on yıllar içerisinde 0,5°C ila 1°C arasında artmaya devam edeceği belirtilmektedir. (2) Bu ise ciddi sonuçlara yol açan bir orandır.

Yeryüzündeki iklim değişikliği hava, toprak ve suyun sıcaklığı ile beraber yağış miktarlarının da değişmesine yol açar. Bu ise birçok bölgede şiddetli fırtınalar, seller, aşırı sıcak ve kuraklık gibi hava olayları olarak kendini gösterir. Atmosfer olaylarındaki bu radikal değişimler tarım alanlarının etkilemekte ve bu da yeryüzündeki yaşamı tehdit etmekte. Bilim adamları 2050'ye gelindiğinde, iklim değişikliğine bağlı olarak 2 ila 5 milyar insanın yeterli miktarda gıdaya ulaşamayacağını öngörmektedirler.(3)

İklim değişikliğinin göstergelerinden kuraklık ve seller, tarım ürünlerinin henüz hasat yapılmadan kaybına yol açar. Isının yükselmesi tarım zararlılarını artırır ve daha çok sulamayı gerektirir, bu da yeraltı sularını azaltır. Aynı zamanda fakirleşen toprak daha çok gübre kullanımına sebep olur ve dolayısıyla yeraltı suları kirlenir. Tüm bu olumsuz faktörler ürünlerin tamamen yok olması ile sonuçlanmasa da kalite ve besin değerlerinde düşmeye yol açar. Bu tür ürünleri işlemek ve saklamak ise oldukça zordur. Ürün miktarındaki azalmayla birlikte fiyatlar yükselir, ve dengeli beslenme güç bir hal alır.

Birbirine bağlı tüm bu gelişmeler son derece önemli, çünkü bugün dünya nüfusunun %80’i geçimini farklı şekillerde hava koşullarına bağlı olarak kazanıyor.(4) Dolayısıyla hava koşullarındaki radikal değişiklikler insanların tarım yapamaz hale gelmesi ve dolayısıyla dünyanın %80'inin bundan etkilenmesi anlamına gelir.

Bilim insanları doğadaki dengenin daha da fazla bozulmasını engellemek ve bunun sonucu olarak ortaya çıkabilecek açlığı önleyebilmek için acilen harekete geçilmesi konusunda hem fikir. Sera gazlarının atmosfere salınımının kontrol altına alınması ise bu konudaki öncelikli adım olarak değerlendiriliyor.

Sera gazı salınımını sınırlandırmak için etkili bir yöntem olarak görülen biyoyakıt kullanımı konusunda bugün tam bir fikir mutabakatı sağlanmış değil. Her ne kadar biyoyakıtların atmosfere salınan karbondioksit miktarını azalttıkları öne sürülse de bazı araştırmalar bunun tersini ortaya koymaktadır. Birçok ülke bugün biyoyakıt için kendine göre bir ürün seçiyor ve tarım için kullandığı arazilerde bu ürünün ekimine ağırlık veriyor. Örneğin, ABD mısır, Brezilya şeker kamışı, Endonezya ise kanola bitkisini tercih ediyor. Ne var ki bu bitkiyi yetiştirecek araziyi elde etmek için çok değerli ormanlık alanlarını imha ediyorlar. Endonezya, sadece 2012’de 8400 kilometre kare ormanını kaybetmiş durumda.(5) Bu ise ekolojik dengeyi ve dolayısıyla beslenme amaçlı kullanılan tarım ürünlerinin verimliliğini doğrudan etkiliyor.

Bütün bu olumsuz faktörler bir araya geldiğinde tarım ürünlerindeki çeşitlilik azalıyor ve beslenme amacıyla kullanılabilecek araziler hızla küçülüyor. Eğer bu durum hükümetler bazında alınacak tedbirlerle önlenemezse insanlar beslenmek için ihtiyaç duydukları ürünleri ve toprakları pek de uzak olmayan bir gelecekte yitirecekler. Gıda ürünlerinin azalması ile fiyatlar yükselecek ve harcamalarının yaklaşık %70’ni gıda almak için kullanan gelir düzeyi düşük insanlar, tüm kazançlarını harcasalar bile karınlarını doyuramaz hale gelecekler.(6)

Peki bu tehlikeli durumu önlemek ve dünyayı açlık belasından korumak mümkün mü?

Bunun için konuya iki açıdan yaklaşmak gerekiyor. Tarımda verimliliği artıracak yöntemlerin teşvik edilmesi ve insanların bilinçlendirilmesi. Bunun ilk adımlarından biri doğal yöntemlerle kimyasal kullanmadan yapılan tarımı teşvik etmek. Ayrıca çiftçileri pahalı fosil yakıtı ve endüstriyelleştirilmiş tohumlardan kurtaran agroekolojik uygulamalar oluşturmak da ürünlerin daha sağlıklı ve kaliteli olmasını sağlayarak üretimi artıracaktır. Masrafların azaltılmasıyla birlikte çiftçiler daha fazla kar elde edecek ve böylece gıdanın erişilebilirliği kolaylaşacaktır.

Bugün dünya nüfusu 8 milyara yaklaştı ve bu sayı giderek artıyor. Dünyada üretilen yıllık 4 milyar ton gıdanın 1.3 milyarlık bölümü israf ediliyor. Dolayısıyla dünyadaki sorunların sebebini ve çözümünü tek bir konuyla açıklamak mümkün görünmüyor. Sera gazları salınımının azaltılmasının yanı sıra, israfın önlenmesi de yine toplumun bilinçlendirilmesi ve önlem alınması gereken temel konulardan birisi. Küresel ısınmayı ya da başka faktörleri tek suçlu olarak göstermeden hemen çözüme yönelerek dünyayı daha yaşanabilir bir yer kılmak hepimizin sorumluluğu.

--------------------

Referanslar:

  1.  
  2. Nicholas Stern, The Economics of Climate Change, The Stern Review, Cambridge, 2007
  3. https://www.welthungerhilfe.de/fileadmin/user_upload/Themen/Klima/Klimakonferenz/shock-waves-worldbank-studie-climate-change-2015.pdf (Son erişim tarihi: 18 Kasım 2017)
  4. Climate change as a poverty trap, https://www.welthungerhilfe.de/en/no-climate-for-agriculture.html (Son erişim tarihi: 18 Kasım 2017)
  5. BBC Türkçe internet sitesi, Endonezya orman açmada Brezilya'yı geçti, 30 Haziran 2014, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/06/140630_endonezya_brezilya_ormanlari Son erişim tarihi: 18 Kasım 2017)
  6. DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), Ulusal Gıda ve Beslenme Stratejisi Çalışma Grubu Raporu (Ulusal Gıda Beslenme ve Eylem Planı 1. Aşama Çalışma Eki ile), DPT Yayın No:2670, Ankara, 2003

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/01/10/a-well-rounded-approach-to-climatology/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/268414/kuresel-isinma-dunyayi-daha-yasanabilirhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/268414/kuresel-isinma-dunyayi-daha-yasanabilirhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_a_well_rounded_approach_to_climatology2.jpgWed, 10 Jan 2018 15:34:54 +0200
Müslüman Rohingyalar Myanmar’a geri gönderilmeli mi?

Güney Asya ülkelerinden Myanmar’ın Arakan eyaletinde yaşayan Müslüman Rohingyaların yıllardan bu yana maruz kaldıkları şiddet ve zulüm tüm dünyanın gözü önünde artarak devam ediyor. 

Konunun temelinde Budist Myanmar devletinin Müslüman Rohingyaların varlıklarını ve haklarını ısrarla tanımaması yer alıyor. Devlet Rohingyaları farklı bir etnik grup olarak değil, yasadışı göçmenler olarak görüyor ve her türlü baskıyı uygulayarak topluluğu asimile etmeye çalışıyor. Askeri cuntanın 1982 yılındaki girişimiyle Rohingyaların kimlikleri resmen yok sayıldı. Ülkedeki tüm etnik gruplar vatandaş kabul edilirken, Müslüman Rohingyalar azınlık vatandaş olarak kabul edilmeyerek resmen vatansız bir halk konumuna düşürüldüler.

Vatandaşlık hakları olmayan Müslüman Rohingyalar devletin hiçbir imkanından da faydalanamıyorlar. Hastalandıklarında devlet hastanelerine kabul edilmiyorlar. Devlet ya da özel kurumlarda ücretsiz çalıştırılıyorlar. Devlet memuru olma hakkına sahip değiller. Bir köyden başka köye gitmek için bile devlete vergi vermek zorundalar. Telefon, cep telefonu ya da motorlu taşıt sahibi olamıyorlar. Beton ev yapmaları dahi yasak; ancak ahşap evlerde oturabiliyorlar. Üstelik bunların mülkiyeti de devlete ait. Bir suç isnat edildiğinde kendilerini savunma hakları yok; doğrudan hapsediliyorlar. Polis ya da asker gerekçe göstermeden evlerine baskın yapabiliyor. Dahası keyfi olarak dahi tutuklanabiliyorlar.

1942 yılından beri yürütülen sistematik etnik temizlik politikası doğrultusunda yapılan katliam ve sürgünler sonucu bölgedeki 4 milyon Müslüman nüfustan geriye kalan yalnızca 800 bini kişi. Bugüne kadar 3 milyon Müslüman komşu ülkelere göçe zorlandı, yüz binlercesi şehit edildi, on binlerce kadın tecavüze uğradı. Yerleşim birimleri yakılarak yok edildi, yüzlerce cami ve medrese yıkılıp harap edildi.

Son aylarda tekrar alevlenen saldırılarda Müslüman köyler, camiler, medreseler ateşe verildi, Müslümanlar evlerinde diri diri yakıldı. Ağustos’un son haftasında ise ayrılıkçı Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu’nun gerçekleştirdiği saldırılarda 2 bin ila 3 bin  arası Müslüman öldürüldü. Avrupa Rohingya Konseyi Sözcüsü Dr. Anita Schug’ın belirttiğine göre Arakan’ın Rathedaung kentine bağlı Saugpara köyünde tüm erkekler öldürüldü, sadece tek bir erkek çocuk hayatta kaldı.[1] Müslüman halktan Abdul Fayaz’ın çaresiz bir dille Al Jazeera’ya anlattığı gibi, ordu mensupları tarafından kadınlara tecavüz edildi, evler yakılıp yıkıldı ve her yer ateş altında bırakıldı.[2]

Bunun üzerine Müslüman Rohingyalar maruz kaldıkları şiddetli zulümden kaçarak Bangladeş'e sığınmak istediler. Ne var ki sayıları 600 bini bulan topluluk günlerce sınırda bekletildi. Üstelik yağmur altında ve aç bir vaziyette.

Bangladeş’e girdiklerinde ise Müslüman topluluk yine rahata kavuşamadı. Kendileri için kurulan kamplarda sayısız sorunla karşı karşıya kaldılar. Cenevre’de gerçekleştirilen Rohingya Mülteci Krizi Bağış Konferansı’nda konuşan Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü Başkanı Dr. Joanne Liu kampların sağlık açısından saatli bombadan farksız olduğunu söyleyerek ortamı şöyle tasvir etti: "Rohingyalar çamurdan ve naylon örtülerden yapılmış, bambularla birarada tutturulan, ufak tepeler üstüne rastgele dağılmış derme çatma barınaklara sığınmış durumdalar. Yerleşim alanının içine doğru ilerledikçe yolu olmayan ormanlık bir alana giriyorsunuz. Neredeyse hiçbir imkan yok. Yaşam şartları hiçbir yerde olmadığı kadar zor. İnsanlar çamurun üstünde, sel tehlikesine açık bir zeminde, naylon örtülerin altında yaşıyor. Yanlarında hayatlarını idame ettirecek çok az eşyaları var ve her an filler tarafından saldırıya uğrama tehlikesiyle karşı karşıyalar. Temiz su, tuvalet, yiyecek gibi imkanlara ve sağlık hizmetlerine hiçbir şekilde erişemiyorlar."[3]

Bangladeş’in Müslüman Rohingyaları Myanmar’a geri gönderme konusundaki ısrarlı tutumu üzerine geçtiğimiz günlerde iki ülke arasında anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Rohingya Müslümanları 2 ay sonra Myanmar’a geri gönderilecekler. Peki ama gittikleri yerde evlerini bulabilecekler mi? Elbette ki hayır. Hatta ordunun yerle bir ettiği bölgede değil evlerini, köylerini dahi bulamayacaklar.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad El Hüseyin 5 Aralık’ta BM’nin Cenevre merkezinde yapılan olağanüstü toplantıda Rohingyaların onlarca yıldır vatansız olmalarının, ayrımcılığa uğratılmalarının, vahşice yerlerinden edilmelerinin ve yaşadıkları bölgelerin sistematik bir biçimde yerle bir edilmesinin apaçık bir soykırıma işaret ettiğini belirtti. "Bu durumda soykırım unsurlarının bulunmadığını iddia edebilecek biri var mı?" diye soran El Hüseyin, Rohingya konusunda uluslararası cezai bir soruşturmanın gerekli olduğunu kaydetti. Görgü tanıklarının aktardığına göre Myanmar güvenlik güçlerinin Rohingya azınlığa barbarca davrandığını ifade eden El Hüseyin, tüm bunların göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekti ve evlerin kasıtlı olarak ateşe verildiği, kadın ve kız çocuklarının tecavüze uğradığı, çocuk-yetişkin ayırt edilmeksizin insanların öldürüldüğü, kaçan sivillerin vurulduğu söylemleri olduğu sürece Bangladeş’e sığınan Rohingyaların Myanmar'a geri gönderilmelerinin yanlış olacağı yönünde hatırlatmada bulundu. Öte yandan El Hüseyin krizin asıl sebeplerinin üzerine gidilmesi ve insan haklarına riayet edildiğinin garanti altına alınması gerektiğini vurguladı.[4]

El Hüseyin’in beyanatı çok önemli. Myanmar yönetimi sahip olduğu zalim zihniyeti değiştirmeden Müslüman Rohingyaların ülkeye geri yollanmaları kabul edilemez. Myanmar Müslümanlara uyguladığı baskı ve şiddeti derhal kaldırmalıdır. Müslüman Rohingyalar da Budistler gibi Myanmar vatandaşıdır ve Myanmar’da güzel ve kaliteli bir hayat yaşama hakkına sahiptir. Myanmar yönetimi ancak bu adaletli tavrı gösterdiği takdirde medeni devletler arasında yer almayı başarabilir.

 

[1] http://www.yenisafak.com/en/world/nearly-3000-rohingya-muslims-killed-in-the-last-three-days-2787305

[2] https://www.youtube.com/watch?v=3Aac-LcAxok

[3] http://www.msf.org/en/article/bangladesh-opinion-rohingya-refugees-people-are-survival-mode

[4] http://www.dw.com/tr/bm-rohingyalara-soyk%C4%B1r%C4%B1m-yap%C4%B1l%C4%B1yor-olabilir/a-4166301

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1424762

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267942/musluman-rohingyalar-myanmara-geri-gonderilmelihttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267942/musluman-rohingyalar-myanmara-geri-gonderilmelihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_risky_deal_between_Myanmar_and_Bangladesh2.jpgFri, 05 Jan 2018 02:50:57 +0200
New Scientist, Nature Gibi Evrimci Yayınların 'Alesi' Aldatmacasına Cevap

Ağustos 2017’de, uluslararası çeşitli bilim ve haber sitelerinde, insan ile maymunun sözde “ortak atası”nın bulunduğuna dair bazı haberler yer aldı. Türkiye’den bir çok evrimci yayın kuruluşu da, konuyla ilgili gerekli araştırmayı yapmadan bu konuya sayfalarına taşıdı.  

Ünlü evrimci dergi Nature’da yayınlanan bir makaleye dayanılarak hazırlanan haberlerde, Kenya’da keşfedilen ve 13 milyon yıllık olduğu söylenen Alesi ismi verilen fosilin, tüm insan ve maymunların “sözde ilkel atası olabileceği” iddia ediliyordu.

Kenya’nın kuzey kesiminde, Turkana Gölü’nün batısında, Napudet bölgesindeki kaya katmanlarından çıkarılan bu fosil, 13 milyon yıl önce yaşadığı düşünülen ve soyu tükenmiş bir maymuna ait. Yaklaşık 16 aylık bir bebek maymunun kafatası fosili, bir volkanik patlamayla birlikte toprağın altına gömüldüğü için, oldukça iyi korunmuş durumda. Öyle ki ele rahatlıkla sığabilecek kadar küçük olan kafatası kemiğinin içerisindeki yapılar, hatta çok güzel bir şekilde korunmuş olan küçük kulak kanalları dahi çok detaylı bir şekilde incelenebiliyor.1

Aslında, New Scientist gibi dergilerde bu küçük kafatasının bir maymuna ait olduğu, “şimdiye kadar nesli tükenmiş maymunlara ait bulunabilen en eksiksiz kafatası”2 benzeri ifadelerle ifade edilmektedir. Aslında fosile ait tüm bilgi şunlardan ibarettir:

  • Şebek maymunlarındaki gibi küçük bir burun
  • Şebek maymunlarındaki dişler
  • Şempanzelerdekiyle aynı kulak tüpleri
  • Limon büyüklüğünde bir kafatası

Bu fosil ile ilgili haberlerin içeriklerine dikkatli baktığımızda, fosilin sözde “insan ve maymunların en eski ortak atalarından biri” şeklinde yorum yaptıracak hiçbir bulgunun olmadığını hemen görebiliriz.

Darwinistlerin evrim saplantısı

Görüldüğü üzere, bu fosil açıkça bir maymuna ait olmasına rağmen ısrarla insanla maymun arasındaki sözde evrimsel bağı ortaya koyan, yeni bir keşif gibi sunulmuştur. İdeolojik sebeplerden ötürü çarpıtılmış ve propaganda malzemesi olarak kullanılmak üzere sözde “insanın en eski atasıymış gibi” tanıtılmıştır.

Darwinist düşüncenin sözde bilim üretme yöntemi şu şekilde çalışır: Darwinist bilim adamı da ilk anda fosil veya güncel canlılar üzerinde bilimsel gerçekleri gözler; ancak tüm kalbiyle evrime inandığı için bu gerçeği Darwinist inancının gereğine uyarlamak için bambaşka bir hikaye yazar. Halbuki bilimsel yöntem, bulduğu gerçek verileri hiç bir ideolojik görüş katmadan dosdoğru şekilde sunmaktır. Bilimsel bulgu, sonuç ve yorumlar “test edilebilir” olmalıdır. Bu yöntem pozitif bilimler için geçerlidir; fakat Darwinist bilim adamlarına geldiğinde durum değişir.

Bilimsellik iddiasıyla ortaya çıkan hiç bir dergi, Darwinistlere bu bilim dışı yorumları yaparken dayandıkları bilimsel verileri sormaz; çünkü yayıncı kuruluşları ve editörleri de Darwinisttir. Bilimi evrimin propaganda malzemesi olarak kullanırlar. Darwinistler önce evrime inanırlar; sonra bilim yaparlar. Batıl evrim inancı bu insanların bilimsel tarafsızlığını kör ettiğinden gerçekleri tek yönlü yorumlarlar. Öyle ki evrime karşı bir bulgu bile olsa bunu yine evrim düşüncesi içinde açıklamaya çalışırlar. Yer katmanlarından çıkan her yeni fosil canlıları Allah'ın yarattığını kanıtlayıp evrim düşüncesini geçersiz kılmasına rağmen bunu hiç bir Darwinist kabul etmez; kabul etmek istemez.

Alesi Yanılgısı

Alesi tam bir kafatası fosilidir ve soyu tükenmiş bir maymun türüne aittir. Darwinistlerin “ortak ata” olarak nitelendirebilecekleri tek bir bulgu dahi içermez. Bun rağmen evrimcilere ortak ata senaryosunu yazdıran nedir?

Fosil kayıtlarında hiçbir delil bulamayan evrimciler, sözde teorilerini sanal ortama taşımışlardır. Bunun için genetik olarak her canlının birbirine benzerlik oranları çıkarılmıştır. Şempanze ile insan geninin %95-98 arasında benzerlik gösterdiği bu hesaplara dayanır. Yine bilgisayarda yazılan bazı formüllerle, tarih boyunca geçerli olduğu hayal edilen bir mutasyon hızı bulunur. Sözde ortak atadan itibaren, şempanze ile insan arasında hesaplanan farkın oluşabilmesi için kaç yıl geçmesi gerektiği saptanır. Bu hayali atanın 6 milyon yıl önce yaşamış olması gerektiği yine bilgisayar yardımıyla bulunmuş ve bilimsel geçerliliği olmamasına rağmen bu tahmin Darwinist dergilerde yayınlanmıştır. Aslında burada yapılan, Darwinistlerin evrim inancının istatistik programlarında somutlaştırılmasıdır. Fakat bu hesapların gerçeği yansıttığını gösteren ortada hiç bir fosil bulgusu yoktur.

Alesi’nin yaşı 13 milyon yıl bulunduğu için, 6 milyon yıl olarak bilgisayarda hesaplanan sözde ortak atadan çok daha yaşlıdır. O halde bu mantıkla, sözde ortak atadan yaşlı olduğuna göre Alesi de ortak ata olmak zorundadır. Peki Alesi fosili üzerinde ortak ata olduğuna dair kanıt var mıdır? Tabii ki hayır. Hatta yazarların ifade ettiği gibi fosilin kafa içi organlarının incelenmesi sonucu günümüzde yaşayan maymun türlerine çok benzediği söylenmektedir. Benzer organların varlığı evrime değil, fosil kayıtlarının durağanlığına delil oluşturur; bu da yaratılış demektir.

Makalenin yazarlarından Isaiah Nengo “Yaşayan canlılarla karşılaştırdığımızda, Alesi, en çok şebek maymunlarına (gibon) benzemektedir.” diyor.3

Şebek maymununa (gibon) benzediğini kabul etmelerine rağmen Alesi’yi ortak ata olarak tanıtmanın ideolojik yaklaşım olduğu ortadadır. Bir fosil eğer şebek maymununa benziyorsa, ancak şebek atası olabilir. Buradan çıkan sonuç şu ki, Darwinistler açısından Alesi fosilinin neye benzediğinin ya da hangi canlıya ait olduğunun aslında hiçbir önemi yok. Bulunan fosil gorile de benzese, orangutana da benzese ideolojik olarak hareket eden evrimci mantığı gerçeği göremeyecek ve hep ortak ata iddiası ile ortaya çıkacaktı.

SONUÇ

Görüldüğü üzere, Alesi fosili, saptanan anatomik özellikleri ışığında tam bir maymuna aittir ve insanla hiçbir benzerliği yoktur. Bugüne dek sayısız maymun fosili bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı, soyu tükenmiş maymun türlerine aittir. Keşfedilen fosillerin hiçbirinde ise “insan ile maymun türleri arasında bir ara geçiş formu ya da ortak ata” özelliği gösterecek bir bulguya rastlanmamıştır. Bugüne dek keşfedilen tüm maymun fosillerinin gösterdiği tek gerçek, maymunların mükemmel özellikleriyle birlikte bir anda yaratıldıkları ve milyonlarca yıllık süre içerisinde hiçbir şekilde değişmedikleri, hep maymun kaldıkları yani evrimleşmedikleridir.

Kaynaklar

1.http://www.telegraph.co.uk/science/2017/08/09/meet-alesi-13-million-year-old-baby-ape-putting-face-earliest/

2.https://www.newscientist.com/article/2143384-ancient-skull-belonged-to-a-cousin-of-the-ape-common-ancestor/

3.http://www.news.com.au/technology/science/archaeology/ancient-skull-hints-at-african-roots-for-apehuman-ancestor/news-story/7d3fd0730c63d5f6933bcbb1cbb69a25

Adnan Oktar'ın News Rescue'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/answer-alesi-hoax-put-forward-evolutionist-publications-new-scientist-nature/#axzz542h5hsnI

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267632/new-scientist-nature-gibi-evrimcihttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267632/new-scientist-nature-gibi-evrimcihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_an_answer_to_the_Alesi_hoax_put_forward_by_evolutionist_publications_such_as_New_Scientist_and_Nature_2.jpgMon, 01 Jan 2018 00:59:04 +0200
Kudüs Sevginin ve Dostluğun Başkenti Olmalı

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıyacağını duyurmasının ardından, Suriye, Yemen, Irak gibi bölgelerde içiçe geçmiş sorunlarla mücadele eden Ortadoğu’da gündem bir anda yeniden tartışmalarla doldu. Tartışmanın çıkış noktası “başkent” olup olmama konusu olduğu için yorumların ve değerlendirmelerin büyük çoğunluğu da siyasi odaklıydı. Ancak söz konusu Kudüs olunca değerlendirmelerin salt siyasi ve “ülke çıkarları” temelli olması durumu hızla çıkmaza sürüklemeden başka bir şeye yaramıyor.

Tarafların iyi niyetlerine, çeşitli barış girişimlerine rağmen bir kilitlenmenin oluştuğu açıkça görülen Kudüs konusunda bugüne kadar denenen yöntemlerin dışında bir yol belirlemek gerekiyor. Bu tıkanıklığı açmak için bilindik siyasi retorikten, sivil toplum kuruluşları ve insan hakları dernekleri tarafından gündeme getirilen alışılmış yorumlardan, uluslararası kurumların hiçbir etkisi ve manası kalmamış olan kınamalarından çok daha farklı bir yola ihtiyaç var.

Bölge ülkelerinin hepsinin dini, dili, ırkı ayırt edilmeden, laik, demokratik ve insana değer veren bir anlayış temelinde, “milli çıkarlar” kavramından çıkıp koşulsuz dostluk, koşulsuz kardeşlik prensibini esas alarak bir araya gelmesi şart. Bölgenin kültürüne, inançlarına, 1000 yıllık geleneklerine, ortak mirasına, birbirine kaynaşmış halkların hayat görüşlerine yabancı arabuluculara ihtiyaç olmadan bu yapılmalı.

Biz bu toprakların en az bin yıllık insanları olarak birbirimizi tanıyoruz. Hassasiyetlerimizi biliyoruz. Birlikte nasıl yaşayacağımızı bize başkalarının öğretmesine ihtiyaç duymayacak bir tarihi birikime ve kültüre sahibiz. Rahatlıkla bir araya gelebilir, tüm sorunlarımızı karşılıklı konuşarak çözebileceğimiz bir platform oluşturabiliriz. Kuran ahlakını temel alan inançlı bir Müslüman olarak ben bu platformun bir ittifak olması gerektiğini savunuyorum. Bu, Ortadoğu’nun etnik ve dini yapısı dikkate alındığında, tüm dinlere, kültürlere, ırklara sahip çıkan ve tamamını içine alan bir İslam Birliği olmalıdır. Bu İslam Birliği, özellikle son dönemlerde Ortadoğu barışına büyük katkıları olan, Ortadoğu’nun belkemiği olan, hatta Türkiye ve İran ile gerçekleştirdiği başarılı ittifak ile tüm dünyaya emsal teşkil eden güçlü ülke Rusya’yı içine alan bir birlik olmalıdır.

Benim idealimdeki İslam Birliği, şu anda dağınık ve başsız olan ve zulüm ve husumet içinde yaşayan Müslüman ülkelerin diğer tüm milletleri de kucaklayan bir kardeşlik, dostluk, sevgi ittifakı içinde olması, sanatta, bilimde, kalitede, teknolojide ilerleme sağlanması ve dünyaya barış getirmek için çaba içinde olması anlamlarına gelmektedir. İslam alemi, tüm milletlerle birlikte ortak kararlar alan ve bunları uygulayabilen güçlü bir mekanizmaya sahip olduğunda ise terör dahil her sorunun çözümü bir kaç saat içinde kolaylıkla gerçekleşebilir.

Ancak İslam Birliği’nden bahsettiğimiz zaman hem Müslümanlar arasında hem de Batı dünyasında yaygın olan bazı kanaatlerin yanlışlığını ifade etmek önemlidir. Bizim idealimizdeki ve olması gereken İslam Birliği bir askeri ittifak, bir potansiyel savaş ve işgal gücü değildir. Bu, toprak işgal etmek, savaşmak, ele geçirmek, farklı din mensuplarını kontrol altına almak için bir ittifak değil barışı sağlamak ve korumak amaçlı bir ittifak olacaktır. Her ülke kendi idari yapısını, bağımsızlığını ve varlığını koruyacak, dostluk için bir araya gelecektir. Sadece Müslümanlara değil Musevilere, Hristiyanlara, Budistlere, dinsizlere, ateistlere, her düşünceden ve inançtan insana özgürce yaşayabileceği ortamı sağlamanın ittifakıdır bu.

İslam Birliği, “Bir araya geliriz öyle bir karşılık veririz ki” anlamında olmayacaktır. “Bir araya geliriz kardeşliği, barışı sağlarız”, “Bir araya geliriz Musevilere, Hristiyanlara da tüm Ortadoğu’da diledikleri gibi yaşayacakları, ibadet edecekleri, mutlu olacakları, zenginleşecekleri bir ortam sağlarız” ,”Bir araya geliriz her türlü haksızlığı, adaletsizliği, ezilmeyi ortadan kaldırırız”, “Bir araya geliriz her insanın düşüncesini hiç bir baskı görmeden rahatça ifade etmesini güvence altına alırız”, “Bir araya geliriz birlikte ticaret yapar, zenginleşir, fakirliği, yokluğu, ambargoları kaldırırız”, “Bir araya geliriz sanatı, modernliği, bilimi, kaliteyi geliştiririz”, “Bir araya geliriz kadınların, çocukların, gençlerin alabildiğine özgür ve neşeli yaşayacakları bir Ortadoğu inşa ederiz” anlamındadır.

Bu güzel anlayış ve niyetle kurulacak İslam Birliği’nin şemsiyesi altında Rusya, Çin, Ermenistan, Gürcistan, Yunanistan, İsrail gibi tüm bölge ülkeleri eşit üyeler olarak yer alacaktır. İstanbul’da bir Müslüman için hangi güzellikler sağlanıyorsa Tel Aviv’deki bir Musevi, Moskova’daki bir Ortodoks, Irak’taki bir Süryani için de aynı imkanlar ve güzellikler sağlanacaktır. İslam Birliği dünyanın alışageldiği soğuk siyasi toplantıların yapıldığı, diplomatların bir araya gelip tartışıp dağıldığı bürokratik bir yapı değil, çok geniş bir Aile Meclisi gibi olacaktır. Türkiye, Rusya ve İran bu birliğin mihenk taşı olacaklardır. Böyle derin sevgi ruhuna, akla ve şevke sahip olan bir birliğin çözüm getiremeyeceği hiçbir konu olmaz.

Kudüs sorununun tek çözümü, ancak ve ancak bölgede birliğin kurulması ile mümkün olabilir. Bölgede Müslüman, Hristiyan ve Musevilerin barış ve birliktelik içinde yaşayacakları bir ortamın inşa edilmesi ilk şarttır. Müslümanlar ve Hristiyanlar Kudüs'ün her yerinde olabilmeli, İsrail vatandaşları da sadece kendi sınırları ile kısıtlı kalmamalı, Ortadoğu'nun her yerini kendi vatanları gibi addedebilmeli, her yerde Müslümanlar tarafından sevgi ile karşılanacaklarını bilmelidirler.

Ayrıca, benim Kudüs için arzum ve niyetim; siyasi anlamda başkent ilan edilse bile şehrin bir ibadet merkezi olarak muhafaza edilmesidir. Orijinal konumu korunmalıdır. Kudüs’te politik bir karmaşa ortamı yaratmak doğru olmayacaktır. Mevcut durum korunmalıdır çünkü Kudüs Müslümanlar, Museviler ve Hristiyanlar için kutsal bir mekandır. Müslümanlar ve Museviler arasında anlaşmazlık meydana getirmeye çalışan bu oyuna gelmemeliyiz. Üç İbrahimi dinin mensupları bu topraklarda kardeşler olarak yaşayabilmeli ve ibadetlerini rahatça ve huzur içinde yerine getirebilmelidirler.

Bu barış ortamı sağlandıktan sonra Hz. Süleyman’ın mescidini Müslümanlar, Museviler ve Hristiyanlar birlikte yeniden inşa edeceklerdir. Şu an sadece çatışma ve kavgayla anılan Kudüs ve çevresi sevgi yurdu haline getirilecektir. Bunun sağlanmasının tek yolu, Kuran'daki gerçek İslam anlayışının yaşatıldığı, tüm milletlerin, tüm inançların kucaklandığı İslam Birliği'dir. Ortadoğu'da her konuda samimi ittifak içinde olan ve ittifakları ses getiren Türkiye ve Rusya, bu ittifakın sağlanması için öncü olmalıdır. Sn. Erdoğan ve Sn. Putin, bunu gerçekleştirebilecek yegane liderlerdir.

Adnan Oktar'ın Pravda'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/29-12-2017/139596-jerusalem-0/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267474/kudus-sevginin-ve-dostlugun-baskentihttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267474/kudus-sevginin-ve-dostlugun-baskentihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_Jerusalem_should_be_the_capital_of_love_and_friendship2.jpgSat, 30 Dec 2017 01:50:12 +0200
İnsanlığın Öldüğü Yerde İnsan Haklarını Yaşatmak

“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”, insan hak ve özgürlüklerini düzenleyen ilk uluslararası belgedir. Üzerinden neredeyse 70 yıl geçmiş ancak bu konuda çok sayıda yeni sözleşme ve belge düzenlenmiştir.

Bu belgelerin arasında genel insan haklarından ayrı olarak kadınlara, çocuklara ve engelli kişilere yönelik özel sözleşmeler ve belgeler bile mevcut. Söz konusu belgeler arasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, gerek içeriği gerekse uygulanmasına yönelik etkin bir denetim mekanizması içermesi bakımından öne çıkmaktadır. Ancak bu sözleşmeyi önemli kılan, sözleşmeye taraf ülkelerin tamamının, demokrasi ve insan hakları değerlerine uyması ve bu yönde gelişme göstermeleri konusundaki kararlılıklarıdır.

Şimdi Afrika ülkeleri, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı ya da kısaca Afrika Şartı olarak isimlendirilen, kendi İnsan hakları belgesini etkin bir hale getirme çabasında. Geçmişte Afrikalıları katleden, yurtlarından koparıp köle eden bir kısım Batılı uluslar ise, bugün zorla çalıştırma yasağının en önde gelen savunucuları görünümündeler. Umarız bu durum, yeni bir sömürü politikasına dönüşmez ve Afrika adına olumlu adımların atılmasına vesile olur.

Afrika Şartı, 1981’de Afrika Birliği Örgütü tarafından kabul edildi ve 1986 yılında da yürürlüğe girdi. Bugün elliden fazla ülke imza koyarak bu Şartı kabul etmiş durumda. Şart, bazı özellikleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nden farklılıklar arz ediyor.

  • İlk olarak Afrika Şartı, sadece haklar öngörmekle yetinmez; aynı zamanda ülkelerin yerine getirmeleri gereken ödevleri de düzenler ve ödevlere Amerikan Sözleşmelerine oranla çok kuvvetli bir vurgu vardır.
  • İkinci olarak Afrika Şartı, sadece bireysel hakları tanımakla yetinmez; ayrıca halkların haklarını da öngörür.
  • Üçüncü olarak Şart, medeni ve siyasal haklara ek olarak, ekonomik, kültürel ve sosyal hakları da güvence altına alır.
  • Nihayet Afrika Şartı, taraf devletlere, Şartta güvence altına alınan haklara oldukça geniş sınırlama ve kısıtlamalar getirme yetkisi vermektedir.

Afrika’nın tarihi ve çok sayıda uluslaşmamış topluluğun kültürünü ve varlığını korunma endişesi ilk üç maddeyi anlaşılabilir kılmaktadır. Ancak dördüncü Şart bütün bunlara bir sınır çizmektedir. Dördüncü Şartta belirtilen, çeşitli yönetimlerin Şartın uygulanmasını kolaylıkla kısıtlayabilmesi ibaresi oldukça düşündürücüdür. Bu ibarenin çeşitli çekincelerle konulduğu bir gerçek olsa da, bu durumun farklı odaklara bir kısım imtiyazlar getirecek şekle bürünmemesi önemlidir.

Elbette Afrika, pek çok yönden sorunlarla boğuşuyor. Afrika ülkelerinde çok sayıda iç çatışma gerçekleşmekte ve bunun sonucu olarak da insan hakları ihlalleri yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum dikkate alınarak bir mekanizma oluşturulması Şartın olumlu yönlerinden biri. Ancak bu mekanizmaların hiçbir şekilde kötüye kullanılmaması büyük önem taşımakta.

Yaygın ihlaller olduğunda, görevlendirilen bir komisyon, ihlal iddialarını “özel dava” adı altında nitelendirerek inceleyebilmekte ve gerekirse konuyu Afrika Birliği Meclisi’ne sevk edebilmektedir. Afrika Birliği Meclisi’nin karar vermesi halinde Komisyon, iddia edilen yaygın insan hakkı ihlallerini soruşturabilmekte ve konu ile ilgili rapor sunabilmektedir. Komisyon, bugüne kadar serbest seçimler, adil yargılanma, tutuklama koşulları, işkence, ölüm cezası gibi konularda önemli kararlar kabul etmiştir.

Afrika’da insan hakları adına gerçekleştirilen en önemli gelişmelerden bir diğeri de Afrika İnsan Hakları ve Adalet Mahkemesi’nin kurulmasıdır. Afrika İnsan Hakları ve Adalet Mahkemesi Afrika kıtasında kabul edilen hemen hemen bütün insan hakları belgeleri bakımından önüne gelen dava ve ihtilafları bakmaya yetkilidir. Ancak Mahkeme’ye taraf devletler, Afrika Birliği Meclisi ve Meclisin yetkilendirdiği diğer organlar vasıtası ile başvuru yapabilmektedir. Ayrıca Afrika Komisyonu, Çocuk Hakları ve Refahı Konusunda Uzmanlar Komitesi, birçok insan hakları kurumu ve hükümet dışı kuruluşlar da Mahkeme’ye başvuru yapabilmektedir.

Ne var ki, bireylere ve genel olarak bütün hükümet dışı kuruluşlara Mahkeme’ye başvurma imkânı açıkça tanınmamıştır. Bunu, kıtada insan haklarının güçlenerek gelişimi yolunda bir zayıflık olarak nitelemek mümkündür.

Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre herhangi bir hak ihlalini, her Avrupa ülkesi vatandaşı mahkemeye taşıyabilmektedir. Bu ise, ülkelerin vatandaşlarına karşı muamelelerinde ölçülü olmalarını sağlamaktadır.

Ancak çatışmaların yaygın olduğu, insanların kendilerini güvende hissetmedikleri Afrika kıtasında her insanın böyle bir hakkı bulunmuyor. İnsan hakları sadece bir ölçüye kadar korunabiliyor. Bu durum, şu sonucu ortaya çıkarıyor: Afrika’da insan haklarının kökleşmesinin ön şartı güvenlik. Güvenlik temin edildikten sonra insanların refah içinde yaşamaları ve ülkenin kalkınması için gerekli altyapı kolaylıkla sağlanabilir. İnsan haklarının gelişimi ve insanların gerçek özgürlük ve demokrasi ile buluşması, bundan sonra gerçekleşecek düzenlemelerle sağlanabilir. Asıl olan, yıllar boyunca korku ve baskı altında yaşamış olan Afrika halkını, içinde bulundukları dehşet ortamından çıkarmak ve bu toprakları sömürü için çaba gösterenlere mahal vermemektir.

Bunun olabilmesi için Afrika Birliği’nin, ihlal durumlarında taraf ayrımı yapmaksızın ciddi müeyyideler uygulayabilmesinin sağlanması gereklidir. İnsan Haklarına sadık daha güçlü bir Afrika Birliği, güvenli bir Afrika’nın teminatı olacaktır.

Adnan Oktar'ın News Rescue'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/keeping-human-rights-alive-human-spirit-dead/#axzz52V33WUMS

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267145/insanligin-oldugu-yerde-insan-haklarinihttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267145/insanligin-oldugu-yerde-insan-haklarinihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_keeping_human_rights_alive_where_the_human_spirit_is_dead2.jpgFri, 29 Dec 2017 03:35:51 +0200
Dünyaya Yemen Çağrısı

Birçok insanın hayalleri var. Kimi kariyerinde önemli bir yere gelmeyi hayal ediyor, kimi bir evi, kimi ise bir spor arabayı…

Peki, siz hiç hayali süt olan biriyle tanıştınız mı? Ya da bir sıcak kap yemek? Dünyanın bazı yerlerinde kimi zaman bir annenin en büyük hayali çocuğunu sadece hastaneye götürebilmek. Kulağa her ne kadar sıra dışı gelse de; Yemenlilerin hayalleri, işte bunlar. Neden mi?

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne göre şu an Yemen’de dünyadaki en kötü açlık krizlerinden biri yaşanıyor.

BM Mart 2017 analizlerine göre; açlık oranı son 9 aya kıyasla %20 oranında arttı. Şu an, Yemen’de yaklaşık 17 milyon insanın açlık çektiği öngörülüyor. Nüfusun üçte ikisinin yiyecek yemeği yok ve insanlar yardıma muhtaç durumda. Ülkede devam eden çatışmalar tarım ve besi hayvanı üretiminde büyük bir düşüşe neden oldu. 2.2 milyon çocuktan 460 bini şu an çok ciddi boyutlarda yetersiz beslenme ile karşı karşıya. Tıpta ağır akut malnutrisyon tanımına karşılık gelen bu durumdaki çocuklar hakkında Yemen UNICEF temsilcisi Meritxell Relaño -zamanında müdahale edilmediği takdirde- bu çocukların sağlıklı yaşıtlarına kıyasla 10 kat daha fazla ölüm riski taşıdığını söylüyor. (1)

BM’nin Yemen’deki insani yardım koordinatörü Jamie McGoldrick, Yemen’deki durumu “felaket boyutunda ve süratle daha da kötüye gidiyor” sözleri ile tarif ediyor. Felaketin boyutunu, 4 yaşında ve 11 yaşında Talasemi hastası 2 torununa bakan Fatima’nın şu sözleri çok net ifade ediyor:  

“Torunlarımı tedavi ettirmek ya da onları doyurmak için hiç paramız yok. Süpürge satarak biraz un alıyoruz; daha sonrada o unu suyla karıştırarak yiyoruz. Ya bombalamalardan dolayı ölüyoruz ya da açlıktan. Torunlarımın tedaviye ve her şeyden önce sağlıklı gıda tüketmeye ihtiyacı var, torunum sütün tadının neye benzediğini dahi bilmiyor. Tüm dünya ölmemizi izliyor ve koalisyonun bizi soktuğu duruma karşı sessiz kalıyor.” (2)

Avrupa’nın en deneyimli diplomatlarından biri olarak tanınan Norveç Mülteci Konseyi’nin başkanı Jan Egeland Yemen’de şahit olduğu durumu “iliklerime kadar sarsıldım” sözleriyle tarif ediyor ve ekliyor:

“Yemen’in içindeki güç ve silah sahipleri, bölgesel ve ulusal sermayeler, tamamen önlenebilir olan kıtlık durumunun ve milyonlarca çocuğa yönelik sağlık ve eğitim hizmetlerinin çöküşünün önüne geçecek her türlü çabayı baltalıyor.”

Kaynak yetersizliği ya da gıda sevkiyatlarının geç varması sebebiyle, uluslararası kuruluşların tüm gıda yardım girişimlerine rağmen hayatını kaybedenlerin sayısı halen tırmanışta. Gönderilen yardımların birçoğu sahiplerine ulaşamıyor. BM yetkililerinin en büyük endişesi ise; şu an yardım sevkiyatının yapıldığı hatların da yakın bir gelecekte kapatılabilecek olması. Eğer bu olursa; ülkeye yapılan gıda yardımı durma noktasına gelecek ve milyonlarca insan göz göre göre ölüme terk edilecek.

Şu an yapılan gıda yardımlarına rağmen, ülkede her 10 dakikada 5 yaşın altında 1 çocuk ölüyor.2 Yapılan gıda yardımları ise; hem lojistik hem de finansal sebeplerle ihtiyacı gereği gibi karşılayamıyor. Şu an BM’nin Cenevre toplantısında açıkladığı rakamlara göre; Yemen’deki açlığı önlemek için gereken miktar 2.2 milyar dolar olmasına karşın; bu para dünyanın güçlü ülkelerinden bir türlü toplanamıyor. Dünyadaki açlığı önlemek için BM’in öngördüğü yıllık miktar 30 milyar dolar. Dolayısıyla bu problemin çözümü hiç de zor değil. (3)

Elbette, hem ekonominin canlandırılması hem de ülkenin kendi halkına gıda tedarik edebilmeye başlayabilmesi için, ülkedeki tarım politikalarının da Yemen’in refah seviyesinin yükseltilmesi doğrultusunda yeniden düzenlenmesi şart. Şu an ülkede yiyecek olmamasının sebeplerinden biri; tarım arazilerinin etkin bir şekilde değerlendirilememesi. Ülkede, tarım arazilerinin büyük bir kesimi “qat” adı verilen uyuşturucu etkisine sahip bir bitkiyi yetiştirmeye harcanıyor. Geçmişten beri ülkenin işgalcileri, bu bitkiyi yetiştirip satmayı, gıda yetiştirmekten daha karlı görülüyorlar. Bağımlılık yapan bu bitki ülkede çok tüketildiği için halk, ciddi bir açlık boyutuna doğru sürükleniyor.. (4) Ülkede üretilen az sayıdaki tarım ürünü ise, benzin fiyatlarındaki artış nedeniyle bir yerden bir yere neredeyse nakledilemez durumda.

Benzin fiyatlarındaki bu artışın en büyük sebebi ise; ülke ekonomisindeki sıkıntı. Yemen, günde 450 bin varil petrol çıkaran bir ülke iken; son 6 yılda bir günde çıkardığı petrol 180 bin varile kadar düştü. Petrol ihracatı böyle bir büyük düşüş yaşarken; Şiiler ile Sünniler arasında çıkan çatışmaların maliyeti de ekonomik durumu daha da kötüleştirdi. Bunun bir sonucu olarak artan petrol fiyatları ise; gıdanın ülke içerisinde taşınmasını büyük bir sorun haline getirdi. Benzin fiyatlarındaki aşırı artıştan etkilenen ise sadece gıda lojistiği değil. Ulaşımın gitgide pahalılaşması sebebiyle, Yemenliler temiz suya, sağlık hizmetlerine ve hatta eğitim hizmetlerine erişemiyorlar. (5) Kolera gibi  hastalıkların yaygınlaşmasıyla birlikte kolaylıkla tedavi edilecek bu hastalık nedeniyle yüzlerce insan hayatını kaybedebiliyor.

Temel insani haklara ulaşımın dahi mümkün olmadığı Yemen’deki felaketin detaylarıyla bilinmesi, bu ülkede yaşanan sıkıntıların tüm dünyaya anlatılması çözümün de yolunu açacaktır. Ablukaya alınmış Yemen’deki trajediyi olabildiğince çok gündeme getirmek, insani yardımın aciliyetini hatırlatmak dünya kamuoyunu da harekete geçirecektir. BM’in yaptığı “acil yardım fonu oluşturma” benzeri çağrılar bu anlamda büyük önem taşıyor ancak yeterli olmadığını da hep birlikte gördük. Yemen’de istikrarın temin edilmesi için taraflar arasında hemen uzlaşmanın sağlanması, silahların karşılıklı olarak bırakılması ve öncelikle de insani yardım kuruluşlarına kolaylık sağlanması aciliyetlidir.

Yemen artık insanları hayran bırakan doğal güzellikleriyle anılmalı, savaşla, ablukayla, açlıkla, kolera ile değil...

Adnan Oktar'ın The Pioneer'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/columnists/oped/a-comeback-story.html

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267135/dunyaya-yemen-cagrisihttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/267135/dunyaya-yemen-cagrisihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_pioneer_adnan_oktar_a_comeback_story2.jpgFri, 29 Dec 2017 02:52:01 +0200
Radikalizmin Zincirleri Altında Ezilen Kadın

Günümüzde, MENA bölgesi başta olmak üzere Müslüman coğrafyasının büyük bölümünde, Kuran'ın özünden, temel hüküm ve öğretilerinden büyük ölçüde uzaklaşmış bir din anlayışı hakimdir. Bu anlayış, Kuran'da bize anlatılan dinden çok farklı, hatta Kuran'a birçok yönden zıt ve aykırı unsurlar taşır. İslam adına yürürlükte olan bu din, aslında zaman içinde insanlar tarafından üretilmiş batıl bir din, bir "bağnazlık dini"dir.

Allah ayetlerinde, müminlerin yalnızca Kuran'dan sorumlu olduklarını açıkça bildirir ve dinde Kuran'dan başka kaynak edinenleri uyarır (Kalem Suresi/36-37) (Zuhruf Suresi/44). Kuran'a dayalı İslam hiçbir çelişki, ihtilaf ve tartışma konusu içermeyen tek bir dindir. Bağnaz zihniyet ise kendi içinde, hemen her konuda ihtilaflı mezhep ve gruplara bölünmüş, yüzlerce farklı din üretmiştir. (Enam Suresi/159) Bağnaz düşünceyi savunan ve yaşayanlar, Allah'ın Kuran'da bildirdiği halis dine uymaya şiddetle karşı çıkarlar. Yüzlerce yıldır araştırma, sorgulama, düşünme ve akletmeye gerek duymadan atalarından devraldıkları uydurma dine körü körüne uymada inatçı bir kararlılık gösterirler (Bakara Suresi/170).

Bağnazlık her konuda binlerce yasak ve kısıtlama üreten, insanları Allah'ın sunduğu nimetlerden, güzelliklerden, kolaylıklardan uzaklaştıran şeytani bir sistemdir. Bu sistemin en büyük mağduru ise kadınlardır. Bağnazlık sistemi kadınları dünyadan, sosyal yaşamdan soyutlayarak onları evlerinde, adeta kocalarının köleleri olarak sürdürecekleri kavruk, kasvetli, çileli bir yaşama mahkum eder. Onlara yönelik her türlü ayrımcılığı, eşitsizliği destekler, onlara yapılan zulüm ve kötü muamelelere göz yumar. Bağnazlar, erkek egemen bu adaletsiz sistemi sağlam ve kalıcı kılmak amacıyla İslam adına, kadınları baskılayan, suistimal edilmelerine imkan veren, en temel insani haklarını bile gasp eden Kuran'a aykırı sayısız hükümler uydurmuştur.

Farhana Qazi, 'İslam dünyasında kadın' konsunda çok sayıda bilimsel çalışması bulunan Pakistan asıllı ABD'li bir akademisyen, yazar, konuşmacı, siyasi analist ve danışman... Qazi bir röportajında, Pakistan'da kültürün dinin önüne geçtiğine dikkat çekiyor. Pakistan'ı, "çoğu, kızları, kadınları ve onların İslam'daki temel haklarını reddeden ataerkil kanunlara, çok eski adet ve geleneklere sahip bir ülke" olarak tarif ediyor.

İşin aslı, Qazi'nin bu tespiti yalnızca Pakistan'a özel bir durum değil. Ne yazık ki Müslüman dünyasının çok büyük bir bölümü de aynı tarifin içine giriyor. Kadının durumu birçok ülkede çok farklı değil. En basitinden Afganistan'da, kadınların temel hakları şöyle dursun, doğuştan aldıkları isimlerinin resmi belgelerde hatta mezar taşlarında bile kullanılması yasak. Onları öz isimleriyle çağırmak uygunsuz hatta hakaret unsuru olarak görülüyor. Afganlı kadın, hayatının eğitim, evlilik gibi her alanında bütünüyle ailesindeki erkeklerin insafına terk edilmiş durumda.

Nitekim Qazi, İslam dünyasının genelini benzer biçimde, antik kültürlere uzanan ataerkil kural, adet ve geleneklerle kör edilmiş, çökmüş milyarlık bir kitle olarak tanımlıyor. Kadın haklarına karşı çıkan fetvaları veren bölücü gruplar, dini fanatikler ve aşırı muhafazakarların İslam'da büyük tahribat yaptığını belirtiyor.

Radikal zihniyet, kadını sosyal hayatta elinden geldiği kadar geri planda, baskı altında, ezilmiş, 2. sınıf ve her türlü insani hakkı gasp edilmiş bir statüde tutarken işine geldiği durumda onu en ön safa sürmekten de çekinmez. Radikalizmin saf uygulayıcısı olan terör örgütleri kadınları her türlü militan görevde, çatışmada, terör eyleminde, canlı bomba saldırılarında sıklıkla kullanır.

Atlantic Council'de yayınlanan bir araştırmada şu bilgiler veriliyor: "Çeçen Kara Dullar olsun veya Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinli intihar bombacıları olsun radikal İslami hareketler kadını, radikalizmi ve şiddeti bir tür güç ve sorumluluk kazanma şeklinde görmeye teşvik ediyor. IŞİD'in Arap, aynı zamanda Fransız ve İngiliz doğumlu tam çarşaflı kadınların oluşturduğu al-Hansa Tugayı, kontrol noktalarında görev yapıyor, ahlak polisi olarak sokaklarda devriye geziyor... Kadın savaşçılar devşiren ve onları görevlere gönderen erkek (sözde) cihatçılar elbette ki kadın-erkek eşitliğini savunmuyor."

Görüldüğü gibi bağnaz radikal anlayış, sosyal hayatta kişiliğini ezip yok ettiği, en geri plana ittiği kadına, terör ve şiddet ortamını sözde kişilik kazanma, öne çıkma fırsatı olarak sunuyor. Bu tür uygulamalarla kendisinin iki yüzlü, fırsatçı ve sahtekar yönünü bir kez daha gözler önüne seriyor.

Radikaller, benzer çifte standart yaklaşımı kadınlardan cinsel meta olarak faydalanma fırsatı oluşunca da gösteriyor. Normal şartlarda din, namus, ahlak adına kadınlara evde esir hayatı yaşatıp, dışarıda gözünü bile açmasına izin vermezken (sözde) cihatlarında bu değerler bir anda ortadan kalkıyor. Atlantic Council'deki makalede konuyla ilgili şu ifadeler yer alıyor: "Bazı raporlara göre, Suudlu Mohammed al-Arifi gibi din adamları (sadece birkaç saat süren geçici evlilikten ibaret olan) "cinsel cihat" kavramını meşrulaştırmış olabilir."

Endişe verici olan, bu tür uydurma fetvalardan etkilenen ve gönüllü olarak kendilerini kullandırtmak amacıyla bu sahte cihatçılara katılan kadınların miktarının azımsanmayacak olması. Aynı kaynakta, Tunus vb. İslam ülkelerinden çok sayıda kadının bu sözde "cinsel cihat" davetine karşılık verdiği, Malezya'dan Avrupa ülkelerinden genç kadınların terör örgütleri tarafından devşirildiği, bunlar arasında en meşhur olanın ise iki Avusturyalı genç kızın IŞİD'e katılarak "cihatçı gelinler" oldukları gibi bilgilere yer veriliyor.

Kadını, sosyal hayattan, medeniyetten, özgürce düşünüp hareket etmekten alıkoyan radikal zihniyet aslında en büyük darbeyi kendine, toplumuna, sonra gelecek nesillere vuruyor. Dolayısıyla, esaret, yoksunluk, eğitimsizlik içinde baskılanmış kadının büyüttüğü çocuklar da çoğunlukla sağlığından beslenmesine, eğitiminden fiziksel, zihinsel ve ruhi gelişimine kadar yüzlerce yıllık aynı kavruk yapıyı sürdürecek mirasçılar olarak yetişiyor. İslam toplumları da her devirde "geri kalmışlık", "az gelişmişlik", "3. dünya ülkeleri olmak" gibi etiketlerden kurtulamıyor.

Bugün, toplumun yaklaşık yüzde ellisini oluşturan kadınları zincire vuran bir coğrafyanın gelişmesini, ilerlemesini, dünyada güçlü, başarılı ve söz sahibi olmasını beklemek çok büyük bir yanılgı olur. Kadınların üzerindeki bu ağır zincirlerin kırılması ise İslam dünyası için yepyeni güzel günlerin müjdecisi olacaktır. Bu da ancak atalardan gelen bağnazlık dininden İslam'ın özü ve yegane kitabı olan Kuran'a dönülmesiyle mümkündür.

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets'de (Mısır) yayınlanan makalesi:

https://egyptianstreets.com/2017/12/26/women-bound-by-chains-of-radicalism/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266907/radikalizmin-zincirleri-altinda-ezilen-kadinhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266907/radikalizmin-zincirleri-altinda-ezilen-kadinhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_women_bound_by_chains_of_radicalism2.jpgWed, 27 Dec 2017 05:47:17 +0200
Biyoyakıtlar: İyi mi Kötü mü?

Gezegenimizde temel enerji kaynaklarımız olan petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtlar oldukça kısıtlı miktarda mevcut. Savaşlar ya da ülkeler arası krizler de bu yakıtların kullanımında sorunlar yaşanmasına neden oluyor. Bu durum, pek çok ülkeyi farklı çözüm arayışlarına sevk ediyor ki bunlardan birisi de biyoyakıtlar.

Bu konuda çok farklı fikirler var, kimileri biyoyakıt kullanımına tamamen karşı, kimileri ise biyoyakıtları gezegenimizin “KURTARICISI” gibi lanse ediyorlar. Peki bunlardan hangisi doğru?

Biyoyakıtlar bazı tarımsal ürünlerin çeşitli kimyasal işlemlerden geçirilerek alkol, benzin ya da mazot ile birleştirilmeleriyle elde edilir. ABD biyoyakıt elde etmek için mısır ve soya fasulyesini, Brezilya şeker kamışını, Avrupa ise keten tohumu ve kolza bitkisini kullanmayı tercih etmektedir. Biyoyakıtlar, “temiz yakıtlar” olarak lanse edilmekte ve atmosfere salınan karbondioksit miktarını azalttıkları öne sürülmektedir. Ne var ki bazı araştırmalar bu iddianın tersini ortaya koymaktadır. Buna göre, biyoyakıtların karbon ayak izi fosil yakıtlara göre daha yüksektir, örneğin geleneksel dizel ve benzinde karbon ayak izi gigajul başına 85 kg iken; Amerika’da yetiştirilen soya fasulyelerinde bu, 340 kg’dır.

Dünya Dostları örgütünden Kenneth Richter, Brüksel raporu tarafından ortaya konulan bu verileri şöyle yorumlamıştır:

“Şu anda biyoyakıtlar için kullanılan ekinlerin çoğu fosil yakıtlarından daha fazla salınım yapıyor; bu nedenle, Avrupa’daki biyoyakıt hedefleri tamamen anlamsız ve olması gereken şeyin tam tersini yapıyor.”[1]

Biyoyakıtlarla ilgili en çok eleştiri getirilen konulardan biri de tarım alanlarının biyoyakıt için kullanılan bitkilerin ekimine ayrılması. Örneğin Brezilya’da hayvan yemi yapmak için soya fasulyesi yetiştirmekte kullanılan araziler şu anda biyoyakıtlara ayrılmış durumda. Bu ise yerel piyasadaki kaybı telafi etmek amacıyla yağmur ormanlarının soya fasulyesi yetiştirme alanlarına dönüştürülmesi demek. Bilindiği gibi yağmur ormanları ekolojik dengenin can damarı. Benzer şekilde Endonezya da biyoyakıt üretiminde kullanmak üzere tercih ettiği kanola bitkisini yetiştirecek arazi elde etmek için sadece 2012’de 8400 kilometrekare ormanını feda etmiştir.[2] Ormansızlaşma kuraklığa, kuraklık da bitki ve hayvan türlerinin azalmasına, bu da uzun vadede gıda sorununa yol açabilir.

En popüler biyoyakıtlardan birisi olan biyoetanol genellikle şeker pancarı, şeker kamışı, mısır, buğday, pirinç ve patates gibi bitkilerden elde edilmektedir ki bunlar insanların gıda olarak kullandığı ürünlerdir. Biyoyakıtla çalışan bir arabanız varsa, 50 litrelik bir depoyu doldurmak için 352 kilogram mısır kullanmak zorunda kalırsınız.[3] 2004 verilerine göre dünya hububat üretiminin %6,5'undan fazlası ve dünya bitkisel yağ üretiminin %8’i biyoyakıt elde etmek için kullanılmaktadır.[4] Elbette ki bugün bu rakam çok daha yüksektir. Bu durum, çiftçilerin ellerindeki ekinleri biyoyakıt şirketlerine satarak gıda mamullerinin fiyatlarının pahalılaşmasına neden olmakta ve gıdaya ulaşımı güçleştirmektedir. İngiliz Daily Telegraph’da yayınlanan bir makalede şu şekilde belirtiliyor:

“Biyoyakıtlar, son yıllardaki gıda fiyatlarındaki artışın tek sebebi olmasa da, şüphesiz bunda büyük rol oynuyorlar. İyi niyetli Batılılar, bol iştirakli biyoyakıtlarla fiyatları artırırken fakir insanların gıdaya ulaşması güçleşiyor. Biyoyakıtların direk sonucu olarak, 30 milyon insanın açlık çektiği tahmin ediliyor. Ve eğer biyoyakıtın ezici gücünü kontrol edemezsek, 2020 yılına kadar 40 ila 153 milyon insanın daha açlık çekebileceği düşünülüyor.[5]

Nitekim, her 8 dönüm tarım arazisinden 1 dönümünün biyoyakıt için kullanıldığı Almanya’da 2012 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre buğday fiyatı son 25 yılın en yüksek seviyesine çıkmıştır.[6] Bu oran günümüzde çok daha artmış durumdadır.

Görüldüğü gibi mevcut biyoyakıt üretim sistemi, “doğa dostu” olma beklentisini karşılayamadığı gibi, ekolojik ve sosyal hayata da zarar vermektedir.

Biyoyakıt kullanımının en önemli nedeni petrol için yapılan harcamaları azaltacağı beklentisidir. Ancak, biyoyakıtlar, benzinin tamamen yerini tutamaz, ancak harmanlanarak kullanılabilirler.

Biyoyakıtların petrole göre daha ucuz olduğu düşünülmektedir. Oysa biyoyakıtların galon başı fiyatı, fosil yakıtlara göre düşük olmasına karşın; uzun vadede fosil yakıtlardan daha pahalıdırlar. Örneğin bir galon E85 ethanolde 80,000 BTU enerji bulunur. Aynı miktardaki benzinde ise, bu rakam 124,800 BTU’dur. Bu da, biyoyakıtları enerji verimliliği bakımından verimsiz kılar. Bu nedenle de, her galon benzin için 1.56 galon E85 almak gerekir. Her ne kadar bu kulağa çok pahalı gelmese de, işin teknik kısmı incelendiğinde maliyetler artar. Bir galon E85, benzinden yüzde 19.9 oranında ucuzdur ancak daha sık depo doldurmanız gerekir ve bu şekilde daha fazla maliyet ortaya çıkar.[7]

Biyoyakıt üretiminin yol açtığı olumsuzluklardan birisi de hayvan besiciliği için kullanılan otlakların azalmasıdır. Almanya’da hayvancılık yapanlar biyoyakıt üretimi için yaygın şekilde ekim yapılması sonucunda artık otlak bulmakta zorlandıklarını dile getirmektedirler.[8]

Biyoyakıtlar zararlı olabilecek yönlerinden arındırılarak daha faydalı hale getirilebilir ancak bunun için bütün ülkeler bir araya gelip ortak bir politika geliştirmelidirler. Üretilen mahsulün biyoyakıtlarda kullanımına getirilecek kısıtlamalar, kontrollü satış, güneş ve rüzgârdan elektrik üretiminin teşviki, yosun gibi gıda dışı bitkilerden biyoyakıt elde edilmesi yoluna gidilmesi bu konudaki çözümlerden bazıları. Ancak asıl olarak toplumun bilinçlendirilmesi gerekiyor.

Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için kaynakların adaletli dağılımı, yiyecek israfının global anlamda önlenmesi, insan odaklı çözümlere yönelmek bir gerekliliktir. Önümüzdeki günler bu gereklilik sürecinin nasıl yönetildiğine göre şekillenecektir.

 

[1] http://www.telegraph.co.uk/news/earth/environment/climatechange/7614934/Biofuels-cause-four-times-more-carbon-emissions.html

[2] BBC, “Endonezya orman açmada Brezilya'yı geçt”i, 30 Haziran 2014, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/06/140630_endonezya_brezilya_ormanlari Son erişim tarihi: 18 Kasım 2017)

[3] Janine Albrecht (Söyleşi), Jean Ziegler: 'Biofuels a big cause of famine', DW 1 Mayıs 2013, http://www.dw.com/en/jean-ziegler-biofuels-a-big-cause-of-famine/a-16775009

[4] Bjørn Lomborg, The Ethanol Catastrophe, Slate, http://www.slate.com/articles/business/project_syndicate/2011/03/the_ethanol_catastrophe.html

[5] http://www.telegraph.co.uk/news/earth/energy/biofuels/10520736/The-great-biofuels-scandal.html

[6] Stephen Evans, Biofuel crops transform German farming”, BBC News 31 Ağustos 2012, http://www.bbc.com/news/world-europe-19413408

[7] https://auto.howstuffworks.com/fuel-efficiency/biofuels/biofuel-fossil-fuel1.htm

[8] Stephen Evans, Biofuel crops transform German farming”, BBC News 31 Ağustos 2012, http://www.bbc.com/news/world-europe-19413408

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2017/12/24/biofuels-seeing-both-sides/

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266896/biyoyakitlar-iyi-mi-kotu-muhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266896/biyoyakitlar-iyi-mi-kotu-muhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_biofuels_seeing_both_sides2.jpgWed, 27 Dec 2017 05:02:52 +0200
Şiddet içeren bilgisayar oyunlarından korunmanın yollarıBilgisayar oyunları, ilgi çekici videolar günümüzde eğlenmek ve boş vaktini değerlendirmek isteyen yüz milyonlarca insanın başvurduğu vazgeçilmez hobilerden. Görsel efektleri, aksiyon sahneleri ve sıra dışı senaryoları bilgisayar oyunlarını diğerlerinden çok daha cazip kılıyor.  Özellikle çocuklar ve gençler macera, spor, yarış, savaş ve strateji gibi çeşitli içeriklerdeki bilgisayar oyunlarından büyük bir zevk alıyorlar.  

Elbetteki oyunların ve kısa filmlerin pek çok faydalarının olduğu açık bir gerçek. Bu sayede çocuk ve gençlerin zekaları ve yetenekleri gelişiyor, genel kültürleri artıyor. Ancak tartışma konusu olan önemli bir husus var ki o da sanal dünyada gittikçe artan şiddet telkinin çocuklar ve gençler üzerinde oluşturduğu psikolojik yıkıcı etki. Pek çok psikolog, sosyolog, eğitimci, iletişimci ve akademisyen bu görüşte hemfikir. Nitekim dünya genelinde milyonlarca çocuğun ilgisini çeken bilgisayar oyunlarının büyük bir bölümü şiddet içerikli.

Şiddeti teşvik eden hatta intihara kadar sürükleyen oyunların yanı sıra videoların sayısı da oldukça fazla. ‘Choking Games’, ‘Fire Challenge’, ‘Eyeball Challenge’, ‘Human Embroidery’, ’48 Hours Challenge’ bunlardan bazıları.
(
http://zeenews.india.com/india/blue-whale-challenge-choking-game-and-other-deadly-online-crazes-2032167.html)

Şiddet içeren oyunları oynayanların ve filmleri seyredenlerin zamanla agresifleştikleri ve çeşitli davranış bozuklukları sergiledikleri biliniyor. Uzmanlar ahlaki davranışları körelten, nefret ve düşmanlığa sevk eden, başkalarına karşı duyarsızlaştıran ve saldırganlığa yol açan bu oyunların bağımlılık oluşturduğuna ve zarar verici eylemleri teşvik ettiğine dikkat çekiyorlar. Sürekli olarak bu oyunları oynayan ya da filmleri seyreden çocuklar ve gençlere bir süre sonra ateş etmek, öldürmek, kendine ya da başkalarına zarar vermek normalmiş gibi geliyor.

Bu konudaki son örneklerden biri Çin’de yaygınlaşan ve oldukça düşündürücü yeni bir akım: İnsan nakışı (human embroidery) yani insanların kendi üzerlerine dikiş motifleri yapıp resimlerini yayınlamaları. Bunun yasaklanmış bir Japon karikatüründen esinlenmiş olduğu ve 'Mavi Balina' adlı kendine zarar verme ve intihar 'oyunu'nun oluşturduğu bir trendi takip ettiği düşünülüyor. (http://www.bbc.com/news/world-asia-china-40382127)

Rusya'da geliştirilen ve sosyal medya üzerinden tüm dünyaya yayılan Mavi Balina (Blue Whale) en çok tartışılan oyunlardan biri. Çin, Hindistan, İran, İtalya, Suudi Arabistan, Türkiye, ABD gibi dünyanın pek çok farklı köşesindeki çocuk ve genç intiharları bu oyunla ilişkilendiriliyor.

Özellikle 10-14 yaş arasındaki çocukları hedefleyen Mavi Balina oyununa katılanlardan şiddet içeren 50 talimatı yerine getirmeleri isteniyor. 50 gün süren bu oyunda kol ve bacaklarda kesikler oluşturma, kimse ile görüşmeme, yüksek sesli müzik dinleme gibi komutlar yer alıyor. 50 günlük sürenin sonunda ise oyunu oynayan kişiye yüksekten atlayarak ya da kendini asarak intihar etmesi için emir veriliyor.

Oyun yasaklamalara rağmen sosyal medya aracılığıyla tüm dünyada yayılmış durumda. Üstelik Mavi Balina tek örnek değil, bunun gibi, gençleri şiddet ve intihar batağına çekebilecek daha yüzlerce kaynak var. Ölmeyi ve öldürmeyi teşvik ederek, insanları yanlış bir cesarete yönelten bu gibi filmleri ve oyunları yasaklamak da aslında tam bir çözüm oluşturmuyor. Bu konuda farklı yöntemler denenerek sorunun önü alınmaya çalışılıyor.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ebeveynlerin çocuklarını Mavi Balina'dan nasıl koruyabileceklerine dair bir tavsiye listesi yayımladı. Bu bildiride ailelerin, çocuklarının etik olmayan davranışları ve şiddeti özendiren sitelere değil, yaşlarına uygun faydalı sitelere girdiklerinden emin olmaları ve çocuklarının interneti yalnızca ailenin ortak paylaştığı bir alanda bulunan bilgisayar üzerinden kullanmalarını sağlamaları tavsiye ediliyor. Ayrıca ailelerin çocuklarıyla sık sık konuşmaları ve onlarla yakından ilgilenmeleri gerektiği de belirtiliyor. (http://unicef.in/Uploads/Publications/Resources/pub_doc148.pdf)

Mavi Balina oyununun şiddet ve intihar teşvikine karşı Portekiz'de geliştirilen Pembe Balina gençleri pozitif davranışlara teşvik ediyor. Bu oyun iyiliğin de internet üzerinden yapılabileceği kuralı üzerine kurulu. Pozitif bir ruh hali, kendini ve başkalarını sevmek, yeni arkadaşlar edinmek, zor durumdaki insanlara yardım etmeye teşvik bu oyunun kurallarından bazıları. (http://www.panamatoday.com/life-style/pink-whale-attacks-suicide-game-blue-whale-4303)

Her türlü teknik ve hukuki yasağa, denenen farklı yöntemlere rağmen şiddeti özendiren filmlere ya da oyunlara kolaylıkla erişim sağlanabiliyor ve bu tuzağa düşen gençlerin sayısı da artıyor. Bu gerçek de sorunun çözümünde ailelere büyük sorumluluk düştüğü gerçeğini ortaya koyuyor.

Güçlü ve sıcak bir aile bağı içinde sevgi ve saygı görerek yetişen çocuklar huzurlu ve dengeli bir iç dünyaya sahip olurlar. Bu bağın eksikliğinde ise çocukların ailelerinden ve sosyal ortamlarından koparak sanal dünyadaki yanlış akımlara yönelmeleri kaçınılmaz oluyor.

Ailelerin çocuklarına güçlü bir kişilik ve güzel ahlak kazandırmaları son derece önemlidir. Bu yönde bir eğitim almadan yetişen çocukların ve gençlerin, yalnızca maddiyata önem veren, sevgisiz, kendilerinden başka kimseyi umursamayan, en ufak bir zorluk karşısında yıkılan, umutsuz ve karamsar bir ruh haline bürünüp yaşama sevinçlerini kaybeden, psikolojisi bozuk ve her an suç işlemeye hazır bireyler haline gelmeleri olasıdır. Çocuklar güzelliklerden zevk alan ve çevrelerindeki tüm canlılara güzel ve pozitif davranmayı düstur edinen maneviyatı güçlü bireyler olarak yetiştirilmelidir. Böyle çocukların ruhsal bir boşluğa düşmeleri, kötülük ve sapkınlığa yönlendiren tehlikelere karşı açık olmaları da mümkün olmaz.

Bugün ‘mavi balina’ ya da “insan nakışı” tehlikesi var, dün başka bir tehlike vardı yarın başka bir tehlike ortaya çıkacaktır dolayısıyla önemli olan sorunun kökenine inip ve çözümünü de buna göre analiz etmektir.

Adnan Oktar'ın The Daily News'de (Güney Afrika) yayınlanan makalesi

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266541/siddet-iceren-bilgisayar-oyunlarindan-korunmaninhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266541/siddet-iceren-bilgisayar-oyunlarindan-korunmaninhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_news_adnan_oktar_alarm_at_violent_video_games2.jpgSat, 23 Dec 2017 05:50:45 +0200
Suriye'deki sessiz katliama son vermek için acil çağrı

Vicdanı olan hemen herkes çevresindeki muhtaçlara yardım elini uzatır. Ama bir de görmediğimiz yardıma muhtaçlar var ki onların durumu çevremizde rastladığımız kişilerin durumundan çok daha vahim.

Suriye’nin Doğu Guta bölgesinde sessiz bir katliam sürüyor. Sessiz diyoruz çünkü bu katliam bombalar veya kurşunlardan fazlasıyla, bölgede insani koşulların tümüyle engellenmesi ve ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşiyor. Bu nedenle haberlerde çok az yer buluyor, dünya kamuoyu gelişmelerden habersiz oldukları için gereken tepkiyi göstermiyor. Oysa yaşananlar geniş kapsamlı bir insanlık suçu işlendiğini tüm boyutlarıyla ortaya koyuyor.

Suriye rejiminin 2012 yılında kuşattığı bölgedeki şartlar özellikle son aylarda gıda girişi yapılan yolların da kapatılması ile daha da çetin bir hal aldı. Hükümet uluslararası kuruluşların ve BM’in yardımlarını da sınırlandırdı, dolayısıyla BM Dünya Gıda Programı (WFP) tarafından yayınlanan rapora göre, Guta halkı gıdaya ulaşamıyor, çöplerden besleniyorlar, hayvan yemi yiyorlar. Açlıktan baygınlık geçiren insanlar görüyoruz, halk çocuklarını ancak gün aşırı - dönüşümlü olarak yedirebiliyorlar.

WFP sözcüsü Dina Al Kassaby, Doğu Guta’daki durumun “kesinlikle çaresizlik içinde” olduğunu söylüyor.  Bölgedeki artan kuşatma ve saldırılar çok sayıda sivilin ölümüne ve kitlesel açlık vakalarına yol açıyor. UNICEF bölgede Ocak ayında %2,1 olan çocuklardaki yetersiz beslenme oranın hızla %11,9’a çıktığını belirtiyor (%10 acil durum sınırı olarak kabul ediliyor). Bölgedeki kötü koşullar nedeniyle anneler çocuklarını emziremiyor. Babalar ise çatışmalar nedeniyle gıda temin etmek için dışarı bile çıkamıyorlar. Çıksalar dahi bölgedeki gıda fiyatlarının birkaç kilometre ötedeki Şam’ın tam 85 katı daha fazla olması satın almalarını imkansız kılıyor. Doğu Guta’da gıda yardımına muhtaç 400 bin kişi var ve şu an bölgeye sadece 100 bin kişiye yetecek kadar yiyecek gönderilmiş durumda. (1)

BM son olarak ölüm tehlikesi ile yüz yüze gelmiş olan 500 kişinin acilen bölgeden çıkarılması gerektiğini açıkladı. Bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının verdiği bilgilere göre ise 1000 çocuk yemek ve ilaç sıkıntısı nedeniyle ölüm riski altında. BM danışma Jan Egeland bu durumu “tam bir felaket” olarak nitelendiriyor. AFP’nin yayınladığı Sahar Dofdaa bebeğin görüntüsü durumun ne kadar korkunç olduğunu gözler önüne seriyor. İki kilogramdan daha zayıf olan bebeğin gözleri çukura kaçmış, kaburgaları göğsünden adeta fırlamış ve kemikleri sayılabiliyor, cildi ise kas dokusu eridiği için buruş buruş durumda.(2) Suriyeli aktivist Raed Srewel, "Binlerce çocuk tehlikede ve bu sorunu çözmek için uluslararası bir girişim yok. Bunun sonuçları son derece tehlikeli olacak ve Ghouta’da insani bir felaket yaşanacak" diyerek bölgedeki durumun ciddiyetini ifade ediyor. (3)

193 ülkenin üye olduğu, yıllık bütçesi 2,5 milyar doları bulan BM’in tanıklığında gerçekleşen bu katliamın önlenmesi için alınan bir tedbir olmaması oldukça şaşırtıcı. BM ile birlikte pek çok ülkenin dışişleri bakanlıkları, diplomatik temsilcilikleri de durumdan haberdar. Görevleri bu tür vahim sorunlara çözüm üretmek olan devasa bütçelere sahip deneyimli ve kalabalık kadrolar hayret verici bir çaresizlik ve sessizlik içinde. Eğer Doğu Guta’daki sessiz katliam önlenemezse tarih, bunun müsebbiplerinin yanında katliamı engelleyemeyen kurum ve kadrolar hiçbir çaba harcamamış olmanın utancıyla anılacak.

Bugün Doğu Guta’da tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen insanlık dramı, Suriye’deki ateşkesin garantörü olan üç ülke Türkiye, İran ve Rusya’nın katkıları ile sonlandırılabilir. Doğu Guta’nın içinde bulunduğu bölge bu üç ülkenin Suriye’de kurulması için anlaştığı güvenli bölge sınırlarında. (5) Gıda ve tıbbi yardımların hayati önem taşıdığı bölgeye gerekli malzemelerin ulaştırılması için BM kontrolünde ve içinde rejimin, Rus ve Türk yetkililerin yer alacağı heyetler kurulabilir. Bu yetkililerin insani yardımları denetlemesiyle rejimin yardımlar aracılığı ile Guta’daki muhaliflere silah gönderildiğine dair endişelerini gidermek de mümkün olabilir.

Bölgedeki sivillerin ihtiyaçları çok fazla olduğu için oldukça kapsamlı bir yardım operasyonu gerekiyor. Bunun olabilmesi içinde bölgede çatışan taraflar arasında zaman zaman ancak birkaç gün sürecek şekilde sağlanan ateşkesin yaygınlaştırılması ve  daha uzun süreli hale getirilmesi ile sivillerin tahliye edilmesi mümkün olabilir. Tahliye edilen sivillerin ihtiyaçları Türkiye’nin kontrolündeki bölgede veya mülteci kadın, çocuk ve yaşlılara her zaman kapılarını açık tutan Türkiye’de karşılanabilir. Bölgedeki diğer ülkelerin de din kardeşlerinin güvende olmalarını sağlamak için maddi ve manevi her türlü desteği sağlamaları için devletler nezdinde iyi bir planlama yapılabilir.

Bölgeye asıl çözümü sağlayacak olan ise, bölge ülkelerinin bir araya gelerek akılcı bir ittifak geliştirilmesidir. Türkiye, Rusya ve İran'ın, Suriye'de devam eden anlaşmazlığı çözümleme yönündeki akılcı ve uzlaştırıcı adımları doğrultusunda ve bu ittifakın garantörlüğünde öncelikle bölgede kalıcı ateşkes sağlanabilir. Bu gerçekleştikten sonra masumların zulüm görmesini engellemek, insani yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak mümkün olabilir. Hiç zaman kaybetmeksizin, tarafları uzlaştıracak asgari müşterek zeminde kararlar alınıp, bunların öncelikli olarak uygulanmaya başlaması, bölgede akan kanın durdurulması için tedbirler alınması ve terörü önleyecek atılımların gerçekleştirilmesi elzemdir. Bu önemli ve hayati adımların atılması, öncelikle her türlü etnik veya mezhepsel ayrımların ortadan kaldırıldığı, bölge halklarının birbirleriyle kaynaştığı sevgi ve dostluk ittifaklarının birlik içinde hareket etmesiyle meydana gelebilir. Bu kararlılığın ifade edilmesi, uluslararası toplum üzerinde sivil halkın ihtiyaç duyduğu güvenlik şartlarının oluşturulması konusunda yaptırımları güçlendirebilir. Bunun için  Müslüman ülkelerdeki kamuoyunun ittifak konusunda taleplerini yüksek sesle dile getirmeleri büyük önem taşıyor.

Referanslar:

(1) Middle Esat Eye, Child malnutrition hits 'all-time high' in East Ghouta, says UN, 30 Kasım 2017,
http://www.middleeasteye.net/news/child-malnutrition-hits-all-time-high-east-ghouta-says-un-506304877

(2) News.com.au, Heartbreaking photos of malnourished children in Syria, 23  Ekim 2017, http://www.news.com.au/lifestyle/real-life/news-life/heartbreaking-photos-of-malnourished-children-in-syria/news-story/fd3dcf739b1b34043325b2dc2473a113

(3) Kareem Shaheen, Syria: shocking images of starving baby reveal impact of food crisis, The Guardian 23 Ekim 2017,  https://www.theguardian.com/world/2017/oct/23/syria-shocking-images-of-starving-baby-reveal-impact-of-food-crisis

(4) Arab News, Syrian children die of hunger under regime siege, 23 Ekim 2017, http://www.arabnews.com/node/1181786/middle-east

Adnan Oktar'ın The Mercury (Güney Afrika) & Al Bilad'da (Kanada) yayınlanan makalesi

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266530/suriyedeki-sessiz-katliama-son-vermekhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266530/suriyedeki-sessiz-katliama-son-vermekhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_mercury_adnan_oktar_urgent_call_to_end_Syrias_silent_massacre2.jpgSat, 23 Dec 2017 05:39:16 +0200
Kuran Ayetleriyle Münafıkları Nasıl Tanırız?1- MÜNAFIKLAR, MÜMİNLERİN YANINDAN AYRILIP BAŞKA BİR YOL SEÇERLER. BUNUN KARŞILIĞI CEHENNEMDİR. 
(Nisa Suresi, 115) Kim kendisine 'dosdoğru yol' apaçık belli olduktan sonra, ELÇİYE MUHALEFET EDERSE VE MÜ'MİNLERİN YOLUNDAN BAŞKA BİR YOLA UYARSA, ONU DÖNDÜĞÜ ŞEYDE BIRAKIRIZ VE CEHENNEME SOKARIZ. Ne kötü bir yataktır o!..

2- MÜSLÜMANLARA ZARAR VERMEK İÇİN AYRI BİR YAPI, YENİ MESCİD OLUŞTURURLAR VE KENDİLERİNCE İYİLİK İDDİASIYLA ORTAYA ÇIKARLAR
(Tevbe Suresi, 107) Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek), MÜ'MİNLERİN ARASINI AYIRMAK VE DAHA ÖNCE ALLAH'A VE ELÇİSİNE KARŞI SAVAŞANI GÖZLEMEK İÇİN MESCİD EDİNENLER ve: "BİZ İYİLİKTEN BAŞKA BİR ŞEY İSTEMEDİK" diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir. 

3- MÜNAFIKLAR, MÜSLÜMANLARIN DAĞILMASINI İSTERLER. MÜSLÜMANLARIN YANINDAYKEN İNFAK ETMİŞ OLMALARI CANLARINI YAKAR. 
(Münafikun Suresi, 7) Onlar ki: "ALLAH'IN RESÛLÜ YANINDA BULUNANLARA HİÇBİR İNFAK (HARCAMA)DA BULUNMAYIN, SONUNDA DAĞILIP GİTSİNLER," derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar. 

4- MÜNAFIKLAR, MÜSLÜMANLARIN ALEYHİNDE KONUŞMALAR YAPAR, YAZILAR YAZAR, İNSANLARI KIŞKIRTMAYA ÇALIŞIRLAR AMA ASLA BAŞARILI OLAMAZLAR
(Ahzap Suresi, 60) Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve ŞEHİRDE KIŞKIRTICILIK YAPAN (YALAN HABER YAYAN)LAR (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler. 

5- KAFAYI ELÇİYE TAKMIŞLARDIR. ELÇİYE UYMANIN MÜMİNLERE KAYIP GETİRDİĞİNİ İDDİA EDERLER AMA ALLAH ONLARIN YALANLARINI BOŞA ÇIKARIR
(Araf Suresi, 90) Kavminin önde gelenlerinden inkar edenler, dediler ki: "Andolsun, ŞUAYB'A UYACAK OLURSANIZ, KUŞKUSUZ KAYBA UĞRAYANLARDAN OLURSUNUZ." 

6- MÜSLÜMANLARA KÖTÜLÜK GELMESİNDEN SEVİNÇ DUYARLAR, KENDİLERİNCE MÜSLÜMANLAR ALEYHİNDE KONUŞURLAR
(Al-i İmran Suresi, 118) Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. ONLAR SİZE KÖTÜLÜK VE ZARAR VERMEYE ÇALIŞIYOR, SİZE ZORLU BİR SIKINTI VERECEK ŞEYDEN HOŞLANIRLAR. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. 

7- MÜSLÜMANLAR HAKKINDA BİLGİ TOPLAYIP YANDAŞLARINA HABER TAŞIRLAR. MÜSLÜMANLARIN BİLGİ TOPLANACAK HİÇBİR GİZLİSİ OLMADIĞI İÇİN İFTİRALAR ATARLAR.
(Tevbe Suresi, 47) Sizinle birlikte çıksalardı, size 'kötülük ve zarardan' başka bir şey ilave etmez ve ARANIZA MUTLAKA FİTNE SOKMAK ÜZERE İÇİNİZDE ÇABA YÜRÜTÜRLERDİ. İçinizde onlara 'HABER TAŞIYANLAR' vardır. Allah, zulmedenleri bilir.  

(Maide Suresi, 41) Onlar, yalana kulak tutanlar, SANA GELMEYEN DİĞER TOPLULUK ADINA KULAK TUTANLAR (HABER TOPLAYANLAR)DIR. Onlar, kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar, "Size bu verilirse onu alın, o verilmezse ondan kaçının" derler. 

8- PEYGAMBERLERİ, HAŞA ELÇİLİĞE LAYIK GÖRMEZLER. BEYİNSİZ MÜNAFIKLARA GÖRE SADECE KENDİLERİ LİDER OLMAYA LAYIKTIR. HER MÜNAFIK KENDİ BAŞ OLMAK İSTER.
(Bakara Suresi, 247) Onlara peygamberleri dedi ki: “Allah size Talut’u (melik olarak) gönderdi.” Onlar: “BİZ HÜKÜMDARLIĞA, ONA GÖRE DAHA ÇOK HAK SAHİBİYKEN VE ONA BİR MAL (SERVET) BOLLUĞU VERİLMEMİŞKEN, NASIL BİZİ (YÖNETMEK ÜZERE) HÜKÜMDARLIK (MÜLK) ONUN OLABİLİR?” dediler. O (şöyle) demişti: “Doğrusu  Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedenî gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir.” 

(Zuhruf Suresi, 31) Ve dediler ki: "BU KUR'AN, İKİ ŞEHİRDEN BİRİNİN BÜYÜK BİR ADAMINA İNDİRİLMELİ DEĞİL MİYDİ?" 

(Hud Suresi, 91) "Ey Şuayb" dediler. "Senin söylediklerinin çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. DOĞRUSU BİZ SENİ İÇİMİZDE ZAYIF BİRİ GÖRÜYORUZ. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin." 

9- MÜSLÜMANLARI, “BİZE GEL” DİYE ÇAĞIRIP ELÇİNİN YANINDAN DAĞILMALARINI İSTERLER
(Ahzab Suresi, 18) Gerçekten Allah, içinizden alıkoyanları (münafıkları) VE KARDEŞLERİNE: 'BİZE GELİN' DİYENLERİ BİLİR. Bunlar, pek azı dışında zorlu-savaşlara gelmezler. 

10- SÜREKLİ ALLAH ADINA YEMİN EDEREK KONUŞURLAR, AMA YALANCIDIRLAR, AHLAKSIZDIRLAR, LAF TAŞIRLAR. ALLAH MÜNAFIKLARIN AŞAĞILIK OLDUĞUNU SÖYLER. 
(Kalem Suresi, 10-13) Şunların hiçbirine itaat etme: YEMİN EDİP DURAN, AŞAĞILIK, ALABİLDİĞİNE AYIPLAYIP KÖTÜLEYEN, SÖZ GETİRİP GÖTÜREN (GİZLİLİK İÇİNDE SÖZ VE HABER TAŞIYAN),  HAYRI ENGELLEYİP SÜRDÜREN, saldırgan, olabildiğince günahkar, Zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik...

11- MÜSLÜMANLARA AMANSIZ BİR KİN DUYARLAR. KİNLERİ YAZILARINDA AĞIZLARINDAN TAŞAR. YILLARCA KİNLERİNİ İÇLERİNDE BİRİKTİRMİŞLERDİR. 
(Al-i İmran Suresi, 118) Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. BUĞZ (VE DÜŞMANLIKLARI) AĞIZLARINDAN DIŞA VURMUŞTUR, SİNELERİNİN GİZLİ TUTTUKLARI İSE, DAHA BÜYÜKTÜR. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. 

(Al-i İmran Suresi, 119) Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitab’ın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, SİZE OLAN KİN VE ÖFKELERİNDEN DOLAYI PARMAK UÇLARINI ISIRIRLAR. DE Kİ: "KİN VE ÖFKENİZLE ÖLÜN." Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. 

12- MÜSLÜMANLARA ÖZELLİKLE ELÇİYE HASET EDERLER. ELÇİNİN ETRAFINDA KENDİSİNİ SEVEN İNSANLAR OLMASINA, YEDİĞİNE İÇTİĞİNE GİYDİĞİNE, YAŞAMININ HER ANINA HASET EDERLER.
(Tevbe Suresi, 50) SANA İYİLİK DOKUNURSA BU ONLARI FENALAŞTIRIR, bir musibet isabet edince ise: 'Biz önceden tedbirimizi almıştık' derler ve sevinç içinde dönüp giderler. (Tevbe Suresi, 50)

13- MÜSLÜMANLARIN PEYGAMBERE UYDUKLARI İÇİN ZARAR GÖRDÜKLERİNİ (ÖLDÜKLERİNİ) İDDİA EDECEK KADAR AHMAKTIRLAR. 
(Al-i İmran Suresi, 168) Onlar, KENDİLERİ OTURUP KARDEŞLERİ İÇİN: "EĞER BİZE İTAAT ETSELERDİ, ÖLDÜRÜLMEZLERDİ" DİYENLERDİR. De ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın öyleyse." 

14- MÜSLÜMANLARI BIRAKIP KÜFRÜ DOST VE GÜÇLÜ GÖRÜRLER
(Nisa Suresi, 139) ONLAR, MÜ'MİNLERİ BIRAKIP KAFİRLERİ DOSTLAR (VELİLER) EDİNİRLER. 'Kuvvet ve onuru (izzeti)' onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, 'bütün kuvvet ve onur,' Allah'ındır. 

15- İSLAM İÇİN ŞEVKLİ DEĞİLKEN KÜFRİ KONULARDA MÜNAFIKLAR ÇOK ŞEVKLİ OLURLAR
(Maide Suresi, 62) Onlardan çoğunun GÜNAHTA, DÜŞMANLIKTA VE HARAM YİYİCİLİKTE ÇABALARINA HIZ KATTIKLARINI GÖRÜRSÜN. Yapmakta oldukları ne kötüdür.

16- ELÇİNİN ve MÜSLÜMANLARIN DA KENDİLERİ GİBİ SAPKIN OLMASINI İSTERLER. ELÇİNİN TEBLİĞ ETTİĞİ DİNİ DEĞİL KENDİ MANTIKLARINA UYGUN OLAN BİR DİN İSTERLER. 
(Nisa Suresi, 113) Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, ONLARDAN BİR GRUP, SENİ DE SAPTIRMAK İÇİN TASARI KURMUŞTU. 

(Nisa Suresi, 89) Onlar, KENDİLERİNİN İNKÂRA SAPMALARI GİBİ SİZİN DE İNKÂRA SAPMANIZI İSTEDİLER. BÖYLELİKLE BİR OLACAKTINIZ. ... Onlardan ne bir veli (dost) edinin, ne de bir yardımcı. 

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266198/kuran-ayetleriyle-munafiklari-nasil-tanirizhttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/266198/kuran-ayetleriyle-munafiklari-nasil-tanirizhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/3280_incil_ve_Tevratin_Kuran_ile_mutabik_yonleri.jpgThu, 21 Dec 2017 00:45:55 +0200
Bilinmeze dönüş

Dünyadaki insanların çoğunluğu, bir zamanlar aynı kendileri gibi normal hayatlar süren milyonlarca mültecinin acısına karşı kayıtsızlıklarını sürdürdükleri için durum daha da kötüleşiyor. Dünyanın dört bir yanında devam eden çatışmalar ve yoksulluk, her geçen gün daha fazla insanı mülteci, göçmen ve sığınmacı haline getiriyor.

Örneğin, dünyadaki birçok insanın dikkatinden kaçmış olabilir ancak bu yılın eylül ayında Demokratik Kongo Cumhuriyeti yetkilileri protesto gösterisi yapan Brundili mültecilerin üzerine ateş açtı ve on yaşında bir kız çocuğu dahil 39 kişiyi öldürdü. Ne gariptir ki Burundili mülteciler, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya oldukları ülkelerine geri gönderilmek istemedikleri için protesto gösterisi yapıyorlardı. Dünya olanlara sessiz kaldı.

Sonra, mültecilere karşı düşmanca tavrıyla kötü bir şöhrete sahip Macaristan, mültecilerin sistematik olarak gözaltına alınmasına izin veren yeni kanunlar getirdi. Yeni yasa yürürlüğe girdiğinden beri, çocuklar da dahil olmak üzere yeni sığınmacılar nakliye konteynırlarında kalmaya zorlanıyorlar. Bir kez daha, pek çok kişi duruma kayıtsız kaldı.

Ardından Uganda'ya sığınan sayısız Güney Sudanlı mültecinin gıda eksikliği yüzünden eve dönmek zorunda bırakıldıkları haberi geldi. Oliver Wani onlardan biriydi ve Güney Sudan'da öldürüldü. Çoğu zaman, mültecilerin ilk başta kaçtıkları tehlikeye geri döndüklerinde olan şey budur. Bu, kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Bu mültecileri öldürülme tehlikesiyle karşılaşacakları ülkelerine geri göndermeye çalışan insanların durumu nedir? Bırakın buna vicdanınız cevap versin.

Bu günlerde Avrupa Birliği, Libya üzerinden Avrupa'ya ulaşmaya çalışan Sahraaltı Afrikalı mültecileri ülkelerine geri göndermeleri için Libya yetkilileriyle birlikte çalışıyor. Ancak bu insanların geri gönderilmesi, en iyi ihtimalle korkunç Libya hapishanelerine atılmaları, en kötü ihtimalle işkence veya tecavüze maruz kalmaları, zorla çalıştırılmaları, köle yapılmaları veya öldürülmeleri anlamına geliyor. BM insan hakları şefi Zeid Ra'ad Al Hussein bu uygulamayla ilgili şu uyarılarda bulundu: "Uluslararası toplum, Libya'daki göçmenlerin maruz kaldığı korkunç dehşete göz yummaya devam edemez veya bu durum gözaltı koşulları iyileştirilerek giderilecekmiş gibi davranamaz. Libya'da gözaltına alınan göçmenlerin çektiği acılar, insanlığın vicdanını yaralıyor (...) Avrupa Birliği'nin Akdeniz’deki göçmenleri yakalayıp geri göndermeleri için Libya Sahil Güvenlik’e yardım etme politikası insanlık dışıdır.”

Bu birkaç örnekte görüldüğü gibi gün ışığı kadar açıktır ki, tehlikeden kaçan insanlara yardım etmek son derece hayatidir. Şimdi durumu, konu mültecileri misafir etmeye geldiğinde biraz isteksiz olan Avrupa’nın bakış açısıyla görmeye çalışalım.

Avrupa, güzel, köklü bir kültüre, modern bir medeniyete ve yüksek bir yaşam standardına sahiptir. Bu düzen ve kültürün, çok farklı kültürlere sahip ve özellikle çok iyi eğitim görmemiş insanlardan etkilenmesi mümkündür. Bu nedenlerden ötürü, ne yazık ki Avrupa’nın kaynaklarını acı çeken milyonlarla paylaşmaktan endişe duyan insanlar var. Son olarak, teröristlerin sığınmacı kalabalıkların içinde ülkelerine sızmasından endişe edenler var.

Ne var ki, bu nedenlerden hiç biri veya başka hiçbir neden, milyonlarca kadın, çocuk ve insanın tehlikeye terkedilmesinin haklı mazereti olamaz. Unutmayalım; bu insanların çoğu yardımımız olmadığı takdirde ölüm, açlık, işkence ve cinsel tacizle karşı karşıya kalacaklardır. Ayrıca unutulmamalıdır ki çok eski değil, kısa bir süre önce milyonlarca Avrupalı aynı durumdaydı. 2. Dünya Savaşının sebep olduğu yıkım neticesinde çaresizce kendilerine yardım edecek bir yardım eli bulmaya çalışmışlardı.

O halde Avrupa bu ikilemi nasıl çözebilir ve bu süreçte medeniyetini nasıl koruyabilir? Gerekli kaynaklar ve yönetim becerileri sarf edildiği sürece bu zor değildir. Sonuçta Avrupa, 2.  Dünya Savaşı’nın neden olduğu yıkıma rağmen kendisini daha önce olduğundan daha iyi bir şekilde yeniden inşa etmeyi başaran bir kıtadır. Avrupa'nın ekonomik gücü, yönetim becerileri ve tecrübeleri göz önünde bulundurulduğunda, mültecilere yardım etmek çok da büyük bir sorun teşkil etmeyecektir. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’ın 2015'te açıkladığı gibi sorunun kökeni "bir insanlık ve insan onuru meselesidir… Konuyu bu perspektifte değerlendirmeliyiz... Bu sığınmacılar hala AB nüfusunun yalnızca % 0.11'ini temsil ediyorlar. Lübnan'da, mülteciler nüfusun % 25'ini temsil ediyor.”

Nitekim, Lübnan ve Türkiye, hem Avrupa ülkelerinin topraklarından çok daha küçük yüzölçüme sahip, hem de Avrupa'dan çok daha fakir ülkelerdir. Bununla birlikte, Türkiye 3,5 milyondan fazla Suriyeliyi barındırırken, Lübnan 1,5 milyona yakın Suriyeliye ev sahipliği yapıyor. Dahası, Avrupa'da birçok ülkenin başarıyla uyguladığı bir strateji olan mültecilerin yerleşiminde kullanılabilecek geniş boş araziler bulunmaktadır.

Örneğin, Uganda'yı ele alalım: Ülke, geldiklerinde kendi evlerini inşa edebilsinler diye mültecilere tarım arazileri ve hammadde sağlıyor. Araştırmalar, bu ailelerin yerel ekonomiye, arazi verilmemiş olanlara göre yılda 220 dolar daha fazla katkıda bulunduğunu gösteriyor. Ayrıca çalışmalar,  Dünya Gıda Programı’ndan nakit alan her mülteci için yerel ekonomiye katkının 1.100 doların üzerinde olduğunu gösteriyor. İtalyan gazeteci Beppe Severgnini'nin NYT’da yayınladığı makaleye göre, İtalya'da mültecilerin gelişinden faydalanabilecek bol miktarda toprak bulunmaktadır.

Ayrıca, çeşitliliğin şükredilecek bir nimet olduğunu hatırlamalıyız. Dünyada tek bir ırk veya etnik grup olsaydı, hayatın ne kadar sıkıcı olacağını düşünün. Neyse ki durum böyle değildir ve dünyamız, onu paylaşabileceğimiz ve birlikte keyfini çıkarabileceğimiz farklı kültürler, medeniyetler, diller ve renklere sahiptir.

Elbette bunlar kalıcı çözümler değil ama ahlaki bir görev olarak düşünmemiz gereken adımlar. Gerçek çözüm, bu yoksul halkların topraklarını güvenli, rahat ve modern hale getirmektir. O zaman kimse bilinmeyen yerlere, bilinmeyen yolculuklar yapmak için doğdukları toprakları terk etmek zorunda kalmayacaktır.

Adnan Oktar'ın The Pioneer'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/columnists/oped/returning-to-the-unknown.html

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/265379/bilinmeze-donushttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/265379/bilinmeze-donushttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_pioneer_adnan_oktar_returning_to_the_unknown2.jpgThu, 14 Dec 2017 22:47:59 +0200
Savaş sonrası dönemde Suriyelileri ne bekliyor?

Suriye’deki durumun korkunç olduğunu söylemek hafif kalacaktır. Bunu anlayabilmek için kendi açlığını unutup çocuklarının feryadını dinleyen ve yemeleri için onlara çimen kaynatan annenin örneği yeterlidir. Doğu Guta’da bebekler susuz, besinsiz kaldıkları için ağlıyorlar. Hangisinin daha iyi olduğuna karar vermek önemli: mevcut durumu muhafaza etmek mi yoksa bu yıkım ve sefalet girdabından kurtulmak için bir yol aramak mı? Bu, ülkeyi terk etmek dışında başka bir seçeneğin bulunmadığı Suriye’nin durumunu açıklıyor.

Rusya, İran ve Türkiye, Suriye'de istikrarı sağlamak için bir süredir planlı şekilde çalışmalar yürütüyorlar. Bu üç millet bölgeye barış getirmek için çeşitli tavizler vererek uzlaşıya vardılar ve çatışmayı sonlandırmak için ortak bir noktada buluştular. İlk olarak, Suriye’deki çatışmayı sona erdirmek için bugüne dek atılmış en önemli adım olan Astana barış sürecini başlattılar. O zamandan beri, özellikle Soçi Zirvesi öncesi 10 gün boyunca, bölge liderleri arasında yoğun bir diplomasi trafiği gerçekleşti. Bu üç ülkenin genel kurmay başkanları dahil üst düzey yetkililer Suriye’de yaşanan acılara son vermek için hızlı bir çözüm bulmak üzere birbirlerine sık sık ziyaretlerde bulundular. 22 Kasım 2017’de üç ülkenin Cumhurbaşkanları Soçi Zirvesini gerçekleştirmek için bir Karadeniz sahil şehri olan Soçi’de toplandı. Bunun öncesinde Türkiye dört yıldır kapalı olan hava sahasını Rusya’ya açtı.

Soçi Zirvesi’nin sonuçları açısından, üç katılımcı ülke daha fazla işbirliği için önceliklerini belirledi. Üç ülke, Suriye için yeni bir anayasa yapılması ve Esad’ın da aday olacağı yeni bir başkanlık seçiminin yapılmasına yardımcı olmak üzere Aralık ayında tekrar Soçi’de bir Ulusal Diyalog Kongresi düzenlenmeye karar verdi. Soçi Zirvesi, Astana Barış Görüşmelerini takiben bu üç ülkenin işbirliğinin bir sonucudur. AK Parti Milletvekili, Türkiye - Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Ahmet Berat Çonkar, Soçi Zirvesi ile ilgili şunları söyledi: "Rusya, İran ve Türkiye'nin aynı hedefler doğrultusunda; Suriye'nin toprak bütünlüğü, terör örgütleriyle mücadele edilmesi ve Suriye'nin siyasi bir süreçle halkın iradesine dayalı siyasi bir modelle yönetilmesi başlıklarında ortak bir görüş oluşturmaları ve bu doğrultuda somut adımlar atmalarıyla olumlu bir noktaya doğru gidiyoruz. Bu, bölgemiz açısından, bölgemizde yaşanan karmaşanın sona erdirilip huzurun, refahın sağlanması açısından çok önemli bir gelişmedir".

Türkiye, bu görüşmeler ve anlaşma sırasında çok önemli ve hassas bir talepte bulundu; yaklaşan Suriye Ulusal Diyalog Kongresinde PYD terörist grubu bulunmamalıdır. PKK’ın Suriye'deki kolu olan PYD, Kürtlerin temsilcisi değildir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanımız PYD’nin asla müzakere masasında olmaması gerektiğine dair çok net bir açıklama yaparak şunları söyledi: "Milli güvenliğimize kasteden bir terör örgütü ile aynı çatı altında olmamızı, aynı platformda yer almamızı bizden kimse beklememelidir." Soçi zirvesinde anlaşmaya varılması üzerine, Putin, Suriye'deki son gelişmeler ve Soçi Zirvesi’nin sonucu hakkında bilgi vermek üzere Başkan Trump, Kral Salman ve İsrail Başbakanı Netanyahu ile telefon görüşmeleri yaptı.

Analistler bu üçlü ittifakın varlığının Ortadoğu güçler dengesinde bir kaymaya sebep olacağını düşündüklerinden, bazı Batılı güçleri oldukça rahatsız etti. Dolayısıyla, bu üçlüye birçok taraftan bir dizi siyasi saldırı yapıldı.

Bununla birlikte, söz konusu lig bu olumsuz siyasi manevralardan etkilenmiş görünmüyor ve Suriye'nin yeniden yapılandırma sürecine katılmaya hazır. Bu ittifak, düşmanlıklar tamamen durduktan sonra Suriye'de ortaya çıkması muhtemel sonuçlar için çaba göstermeye devam edecektir. İttifaktan şimdiye kadar elde edilen en önemli sonuç, Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunması kararı oldu. Üç ülkenin üzerinde taviz vermeyi reddettiği bu başlık, hiçbir radikal ve terörist örgütün Suriye topraklarında varlığını sürdüremeyeceğinin kanıtı niteliğindedir. 

Bu ittifak sonucunda elde edilen diğer önemli gelişmelerin arasında kalıcı ateşkes ve çatışmasızlık bölgelerinin oluşturulması bulunuyor. Bu, müzakerelerin sürekliliği için zemin hazırlayacak ve çözüm sürecini hızlandıracaktır. Gelecekteki Suriye ulusal kongresine ve yaklaşmakta olan seçim planlarına gelince, söz sahibi olacak olan Suriye halkı olacaktır. İşte demokrasi bu noktada devreye girecektir. Yeniden inşa sürecinde Suriye'yi desteklemeye hazır olan bu ülkeler, diğer ülkelere sığınmış mültecilerin geri dönebilmeleri için derhal ev, hastane ve okulların inşaatını organize etmelidir. Savaşın zorluğunu yaşayanların normal bir hayata uyum sağlamaları için ahlaki ve manevi eğitim kursları verilmeli ve masum savaş kurbanları bu ittifaktan maddi manevi gereken tüm desteği almalıdırlar.

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post'da yayınlanan makalesi:

http://www.thejakartapost.com/news/2017/12/16/what-awaits-syrians-post-war-period.html

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/265377/savas-sonrasi-donemde-suriyelileri-nehttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/265377/savas-sonrasi-donemde-suriyelileri-nehttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jakarta_post_adnan_oktar_what_awaits_Syrians_in_the_post_war_period2.jpgThu, 14 Dec 2017 22:37:59 +0200
Bilim dünyasının materyalist gözlüğünü çıkarma zamanı gelmiştir

Geçtiğimiz hafta bilim dünyası önemli bir keşifle sarsıldı. İsviçre’deki CERN laboratuvarlarında çalışan araştırmacıların, bilinen fizik kurallarına göre kainatın var olmaması gerektiğini kanıtladıkları haberi gazetelerde yerini aldı.(1) Christian Smorra başkanlığındaki bilim adamları, Nature dergisinde yayınlanan araştırmada anti maddenin detaylarını ortaya çıkarmayı başardılar. Ortaya çıkan sonuç ise madde ile anti maddenin aynı fiziksel özelliklere sahip oldukları, aralarındaki tek farkın elektrik yükleri olduğu şeklindeydi. Bu sonucun işaret ettiği gerçek çok önemliydi: Bu sonuç, kainatın asla var olmaması gerektiği manasına geliyordu.

Günümüz fiziği bizlere, kainatın, Big Bang adı verilen patlamanın ardından oluştuğunu söylemektedir. İlk patlama anında aynı miktarda madde ve anti madde oluşmuştur. Bu durumda aynı fiziksel özelliklere sahip madde ve anti maddenin birbirilerini tamamıyla yok etmesi ve geriye sadece parlak bir ışık parlamasının kalması gerekmektedir. Yani şu an içinde yaşadığımız kainatın aslında hiç var olmaması gerekiyordu.

20. yüzyıl, materyalist bir dünya görüşünün hakim olduğu bir dönemdi. Dönemin bilim dünyası, insanlığa, kainatın tanımlanmış fizik kuralları doğrultusunda çalışan sebep sonuç ilişkilerinin sonucunda işlediğini anlattılar. Fakat teknolojinin ilerlemesi ile klasik fizik kurallarının sarsılmaz tahtı sallanmaya başladı.

Öncelikle Kuantum fiziğinin gelişmesi ile nano dünyada bilinen fizik kurallarının geçersiz olduğunu gösteren keşifler birbiri ardına bilim dergilerinde yer almaya başladı. Maddeyi en küçük parçacıklar seviyesinde inceleyen kuantum dünyası, gözle görülen dünyamızdan farklı çalışıyordu. Kuantum dünyasında atom altı parçacıkları aynı anda iki yerde bulunuyorlar, bazen madde bazen ışık olarak davranıyorlar, duvar bariyerleri geçebiliyorlardı. Bugün, kuantum seviyesinde bilinen fizik kurallarının geçerli olmadığını söyleyen bilim adamlarının sayısı her geçen gün artıyor. Surrey Üniversitesi'nde teorik fizik profesörü Jim al Khalili bu gerçeği şöyle dile getiriyor:

“Kuantum dünyasında parçacıklar aynı anda iki şeyi birden yapmak, duvarların içinden geçebilmek ya da hayaletimsi bağlantılar kurabilmek gibi gerçek dünyada görülmeyen davranışlar gösterebilirler.”(2)

Kuantum dünyasının bu garip özellikleri ile makro kozmosa çıktığımızda da karşılaşıyoruz. Astrofizikçiler son dönemde iki önemli kavramı bilim dünyasına yerleştirdiler: “Kara Madde” ve “Kara Enerji”. Kara madde fiziken varlığı hiçbir zaman gözlemlenmemiş ama bilinen fizik kurallarına göre var olması gereken bir maddeyi adlandırılmak için ortaya atılmış bir isim. (3) Kara enerji ise evrende gizli bir yerde var olması gereken ama hiçbir şekilde gözlemlenemeyen bir enerjiye verilen isim. Yani hem kara madde hem de kara enerjinin sonuçları görülebilmekte; ama kendileri mevcut değil.

Uzay bilimciler, kara enerji ve kara maddenin miktarlarını hesapladıkları zaman ise daha şaşırtıcı bir sonuç ortaya çıktı. Einstein’dan beri kabul edilen fizik kurallarına göre, evrenin %68’inin kara enerjiden %27’sinin ise kara maddeden oluşması gerekmekteydi. Gezegenlerden, yıldızlardan, galaksilerden oluşan gözlemlenebilir evrende ise sadece %5'lik bir yer kalıyordu. Yani son bilimsel bulgulara göre kainatın %95’i hiç göremediğimiz, hiçbir şekilde varlığını ispat edemeyeceğimiz, hakkında hiçbir bilgimiz olmayan bir madde ile dolu idi. Einstein’in ortaya koyduğu çekim kanunları kainatın %95inin açıklayamıyor, böylesine devasa bir açık veriyordu. Bu durumda birçok bilim adamı bugüne kadar bilinen fizik kurallarının doğru olup olmadığını tartışmaya başladılar.(4)

Bilinen fizik kurallarından farklı yapılan söz konusu keşifler, bilim dünyasını madde ile ilgili bildiklerimizi sorgulamaya yönlendirdi. Başta SpaceX’in ve Tesla Motors’un kurucusu Elon Musk olmak üzere birçok bilim adamı, artık maddenin bildiğimiz anlamda var olduğunu sorgulamaya başladılar. Musk, yaşadığımız dünyanın gerçek olma ihtimalini milyarda bir olarak nitelendiriyor.(5) Scientific American dergisinin editörlerinden Michael Moyer ise 2 boyutlu bir dünyayı 3 boyutlu algıladığımızı savunuyor.(6) Oxford Üniversitesi İnsanlığın Geleceği Enstitüsü Direktörü ünlü felsefeci Nick Bostrom ise kainatın sahte bir illüzyondan ibaret olduğunu belirtiyor.(7) Modern bilim adamlarının bugün dile getirdiği hayalden ibaret bir dünyada yaşıyor olabileceğimiz düşüncesi aslında tarihin birçok döneminde tartışılmış bir konu. 17. yüzyıl felsefecisi Descartes, bu konunun bilim dünyasındaki öncülerinden.

Bilimsel bulgular gerek kuantum seviyesinde gerekse de Makro kozmosta bir Yaratıcı'nın varlığını uzun süredir göstermekte. Her iki alemde de bilinen ve maddenin mutlak varlığı üzerine kurulu olan fizik kuralları geçersiz durumda. Fakat bu gerçek kabul edildiğinde materyalizmin temeli olan sebep sonuç ilişkisi ortadan kalkacak ve materyalist bilim adamları tüm dayanaklarını yitirmiş olacaklar. Materyalizme olan körü körüne bağlılık ise kuantumun işaret ettiği gerçeklerin bazı kesimler tarafından görmezden gelinmesine sebep oluyor.

Kuran, sebep sonuç ilişkisine Furkan suresi 45. ayette düşündürücü bir bakış açısı ortaya çıkarmıştır:

Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz Güneş'i ona bir delil kılmışızdır.

Ayette Allah, biz gölgeyi yarattık sonra Güneş'i ona delil kıldık diye belirtmektedir. Yani Allah’ın yaratma sanatında, sebep sonuç ilişkisi ters olarak gerçekleşmektedir. Önce sonuç oluşmakta, ardından da sebep yaratılmaktadır. Aslında bilimin şu an gösterdiği cevap, 1400 yıl önce bu ayet ile gösterilmiştir.

Önümüzdeki dönemde bilim dünyası, materyalist dünya görüşünü bir noktada sorgulamak zorunda kalacaktır. "Maddenin mutlak olduğu ve dünyayı, sebeplerin ve kanunların yönettiği"ne dair ön kabul ortadan kalktığında ise yüzyıla yakın süredir temel konularda yerinde saymakta olan bilimin büyük bir atlım yapması kaçınılmaz olacaktır.

  1. http://nationalpost.com/news/world/scientists-still-have-no-idea-why-the-universe-exists
  2. https://www.amazon.com/Life-Edge-Coming-Quantum-Biology/dp/0307986829/ref=asap_bc?ie=UTF8
  3. https://science.nasa.gov/astrophysics/focus-areas/what-is-dark-energy
  4. https://www.quantamagazine.org/erik-verlindes-gravity-minus-dark-matter-20161129/
  5. https://www.theguardian.com/technology/2016/oct/11/simulated-world-elon-musk-the-matrix
  6. http://www.crystalinks.com/holographic.html
  7. https://www.space.com/30124-is-our-universe-a-fake.html

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1419127

]]>
http://bagnazlik.com/tr/Makaleler/265375/bilim-dunyasinin-materyalist-gozlugunu-cikarmahttp://bagnazlik.com/tr/Makaleler/265375/bilim-dunyasinin-materyalist-gozlugunu-cikarmahttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_taking_the_materialistic_blinders_off2.jpgThu, 14 Dec 2017 22:30:10 +0200